Dr Sayko’yla İstiklal caddesinde avare avare yürüyoruz. Kalabalık o kadar sıkışmış ki arada ezilen kedilerin, kuşların çığlıkları insanın yüreğini burkuyor.
“Neye yarıyor abicim bu kadar insan?” diyor Dr Sayko. “Yedi milyarın, altı milyar dokuz yüz doksan dokuz milyonu gereksiz değilse ben de hiçbir şey bilmiyorum.”
“Nüfusun bu kadar kalabalık olacağına inanmam ben,” diyorum. “Bir hile var bu işte.”
Dönüp burnumda tatak varmış gibi bakıyor. “Ne demek istiyorsun?”
“Ne bileyim ben, dedim işte öyle.”
“Nasıl yani?”
“Ağzımdan çıkıverdi birden, bilmiyorum.”
“Yani sen düşünmedin, sadece bilinmez bir güç tarafından aklına konulan şeyi aktardın öyle mi?”
“Belki…”
Bir süre düşünceli bir şekilde yürüdükten sonra “Ne diyorum biliyor musun?” diyor Dr Sayko. “Tüm insanlık karar alıp topluca ilahi söylese, ama böyle her yerde, hep birlikte… Tanrı dayanamaz, yeni bir peygamber gönderir kesin. Ama şu acıyı, boşluğu, kıstırılmışlığı tam olarak dile getirmeleri lazım. Hava atmayı bırakıp salya sümük ağlamalılar yani.”
“Bence karar alınıp topluca anırılsa, o zaman yeni bir peygamberin gönderilme ihtimali daha fazla,” diyorum.
“O da olur,” diyor Dr Sayko.
Birden bir şeyler görüyorum. Yukarıdan kafamıza düşen bir şeyler. “Amman!” diyerek büzüşüyor ve elimi gözümün önüne getiriyorum korkuyla. “Ehö eem gaa!”
Dr Sayko’nun ağzımdan çıkan anlamsız sözcükleri dikkate almadığı belli oluyor. Rahat bir ifadeyle gökyüzüne bakarken önce onun kafasına bir saniye sonra da benimkine iniyor gül yaprakları. Güzel bir görüntü oluşuyor ama bu enteresan jestin muhattabı kendini göstermiyor yukarıdan.
“Bu kadar manyak varken, birisinin de çıkıp İstiklal’deki şu kalabalığın üstüne sıçmık dolu torbalar atmaması ne kadar garip değil mi?” diyor Dr Sayko.
“Birisinin kafasından aşağı gül yaprakları dökmenin küfür sayıldığı kültürler var mı acaba?” diye soruyorum.
“Ya da yüzlerce martıyı eğitebildiklerini düşünsene,” diye devam ediyor o. “Mühtiş bir güç.”
“Bence martılar eğitimli, insanlar eğitimsiz,” diyorum çok önemli bir laf ettiğimi hissederek. Fakat böbürlenmeme zaman bırakmadan “Merhaba,” diyor hafif kalıplıca bir adam. Önümüzde durduğu için artık yolumuza devam edemiyor ve merak içinde yüzüne bakıyoruz.
“Merhaba!”
“Bir liraya, evet, sadece bir liraya karnımdan bir çocuk çıkarabilirim. Görmek ister misiniz?”
“Ben isterim işin doğrusu,” diyor Dr Sayko.
“Çocuk bizim olacak mı sonra?” diye soruyorum ben.
“Hayır,” diyor adam. “Karım izin vermez buna.”
“Zaten istemiyordum,” diyorum. “O yüzden sordum.”
“Yapayım mı?” diyor adam.
Veriyoruz bir lirayı ve öğürmeye başlıyor o hemen. Gerçekten de küçük bir kafa beliriyor az sonra ağzının orada. Ve öne eğilip kalkmasıyla da, parende atan çocuk ayakta duruyor artık. Mide sıvısıyla kaplanmış yüzünde cin gibi gözleriyle bakıp alkış bekliyor. Alkışlıyoruz tabi.
“Muhteşem bir şey bu!” diyoruz, hem ben hem Dr Sayko.
“Ağbi, bir liraya küçük kardeşimi çıkarayım mı miğdemden,” diye soruyor çocuk.
“Yok,” diyor Dr Sayko. “Çok işimiz var. Sağol.”
Yürüyüp gidiyoruz. “Ne işimiz var ki?” diyorum iki dakka sonra.
“Bilmiyorum,” diyor o. “Öyle, birden çıkıverdi ağzımdan.”
“Hımm,” diye hımlarken düşünüyorum. “Yani sanki birisi söyletti bunu sana ha.”
“Belki… Olabilir…”
“Ağbiler, Allah rızası için, çoluğum çocuğum aç,” diyor birisi. Sesi acıklı ve derinden geliyor. Fakat sadece bu yüzden durmuyorum.
“Yaa, bırak,” diyor Dr Sayko. “Yürü hadi.”
“Bacağımdan tutuyor,” diyorum.
“Kim tutuyor bacağından.”
“Bilmem.”
Pantalonum çekiştiriliyor bir daha. “Lütfen abiler. Gönlünüzden ne koparsa!”
“Bu ne be?” derken bir açıklama yapmamı bekleyerek bana bakıyor Dr Sayko.
“Görünmez adam olmalı,” diyorum, eğilip adamın yüzünü bulduktan sonra. Sonra da ekliyorum: “Kör olsak bizim için görünmez olup olmaması hiçbir anlam taşımayacaktı, ne komik değil mi?”
“Burada böyle, sanki çok normal bir şey görmüşüz, hımm, ya da görmemişiz gibi mi davranıcaz,” diyor Dr Sayko. “Baygınlık geçirsene.”
“Ben niye geçiriyorum ya!” diyorum aksi bir şekilde. “Sen geçir.”
“Ağbicim, Allah rızası için. Açım,” diye sohbetimize katılıyor görünmez adam. “Sabahtan beri tek lokma koymadım ağzıma.”
“Görünmez adamın dilenmesi çok saçma,” diyor Dr Sayko. “İstediğini çalabilir istediği yerden.”
“Yapamam ağbi,” diyor o. “Dini bütün bir adamım ben. Günah.”
“Dinlerdeki çalmayacaksın lafının müzik aletiyle ilgili olabileceğini hiç düşünmedin mi peki?” diye söyleniyor arkadaşım, ellerini kaldırıp sıkıntısını havaya üfleyerek. “Tabi ya. Kafanızı çalıştırmak öyle zor ki. Onun yerine dilenin siz, sadakaya oylarınızı satın.”
“Çalmadan da para kazanabilir ki ayrıyeten,” diyorum ben. “Kafasız bu.”
“Yaa, sadece bir lira be ağbi,” diyor görünmez adam.
“Abaza dolu ortalık, al parayı, kızların eteklerini kaldır. Püüü, ne kazanırsın biliyo musun.”
Ses gelmiyor ondan.
“Fena fikir değil haa,” diyor Dr Sayko. “Bak benden iki lira bile çalışır şu kızılın eteği kaldırırsan. Ama tutacaksın biraz. Hemen indirmek yok.”
“Harbi mi diyosunuz?” diyor görünmez adam hevesle.
Kafamızı sallayınca da parayı alıyor elimizden ve itilen kakılan, noolduğunu anlamaya çalışan insanlara bakılırsa da oraya doğru koşturuyor var gücüyle. Biz de yavaştan ilerleyip açımızı ayarlıyoruz ve hakkaten de kaldırıyor eteği Allahsız.
“Vay be!” diyor Dr Sayko.
Kızın götünün takma olduğu gözümden kaçmıyor benim. Bacaklarında varisler var. Donu delik. Apışarasına da kocaman bir nazarlık asmış…
Ve orada birden bir karmaşa başlıyor. Bir tahta parçasının havaya yükseldiğini ve aşağı doğru hızla indiğini gördüğümüz anda görünmez adamın sesi de havaya fırlıyor “Aah!” Öylece bitmiyor ama bu saçma olay. Yinelenirken, millet kendini sağa sola atıp sinir krizleri geçiriyor. Beyinlerinin kavrayamadığı her mistik olayda mutlaka verdikleri banal bir tepki bu. Tahta bize doğru yönelince ise, yavaştan topukluyoruz. Yılların tilkisi, çakalı, kurdu olarak, eni konu anlıyoruz neler olup bittiğini. Yani… Büyük bir ihtimalle…
“Görüntü net olmasa da, bazı şeyleri çakozladım galiba,” diyor Dr Sayko. “Karısı görmüş olmalı şeyi...”
“Tabi, ihtimal dahilinde,” diyorum kafamı sallayarak. “Ama kıza aşık bir tahtanın marifeti de olabilir bu. Görünmez adamla karşılaştığımıza inanıyorsak buna da inanabilmeliyiz.”
“Benim için sorun yok,” diyor Dr Sayko. Ardından da bana dönüyor. “Bu adamı bulup kullanalım sonra. Poker oynarken işe yarar, karşımızdakilerin elini söyler bize.” Ben onu uyarmadan önce de susturuyor beni: “Buna da günah demez herhalde. Kumar oynayanlardan para alınmayacak da kimden alınacak?”
“Bırak yaa,” diyorum alaycı bir tavırla. “Kızların eteğini açıp götüne bakmasını biliyor ibne. Bi de günahtan bahsediyor.”
“Hay ağzını yiyim abicim,” diyor Dr Sayko. “Ben de tam bunu söyleyecektim.”
Telefonum çalıyor o anda. Kadranına bakıp yüzümü buruşturuyorum. “Gamlı arıyor.”
“Kaç abicim,” deyip ayakları götüne değerek koşturmaya girişiyor Dr Sayko.
Ben de kaçıyorum, ama telefon elimde çalmaya devam ediyor.
Duruyor Dr Sayko. “Şu telefonu elinden atamayacaksan aç madem abicim,” diyor.
“Eh, naapalım,” diyorum biraz anlayışlı olmasını bekleyerek ve basıyorum düğmeye.
“Ağbi!” diye heyecanla girişiyor lafa Gamlı. “Biraz önce aklıma geldi. Sizi rüyamda gördüm dün gece de, acayip bir şey geliyordu başınıza.”
“Ne geliyordu ki?”
“Bilmiyorum. Unuttum.”
“Kalkınca ilk olarak ne düşündün?”
“Onu da unuttum.”
“Gece ne yedin?”
“Hatırlamıyorum.”
“Adın ne?”
“Bilmiyorum.”
“Ben kimim?”
“Ne bileyim ben yaa.”
“Ne diyor?” Dr Sayko kolumu çekiştiriyor.
“Kim olduğunuzu falan hatırlamıyorum ama yine de dikkatli olun,” diyor Gamlı. Kapatmadan önce de şöyle tamamlıyor lafını: “Bir şeyler hissediyorum hakkınızda.”
“Rüyasında görmüş bizi,” diye açıklama yapıyorum meraklı gözlerini yüzüme dikmiş Dr Sayko’ya. “Başımıza bir şeyler geleceğini iddia ediyor.”
“Ben de gördüm bizi,” diyor Dr Sayko. “Ölüyorduk!”
“Hadi ya!”
“Evet. Ama rüya tabirlerine baktım. Yeniden doğacaz demekmiş.”
“Senin hiç başına geldi mi?” diye soruyorum. “Rüyamda ne zaman koyun görsem, ertesi gün bir köpek saldırıyor bana. Köpek görürsem de annemin sağ kulağı şiddetli bir şekilde kaşınıyor.”
“Ben karpuz görünce, öğleye doğru donuma işiyorum pat diye,” diyor Dr Sayko.
“Ne geldi aklıma bak,” diyorum. “Rüyaları hackleyip ak sakallı dedenin sahtesini ürettiklerini düşünsene. İstediklerini yaptırabilirler saf insanlara.”
“Hangisi gerçek bir türlü anlayamıyorum,” diyor Dr Sayko. “Uyuduğumuz zaman gerçek yaşama uyanmadığımız ne malum?”
“Peki, sence rüyada başka birisiyle seks yapmak aldatmaya girer mi?” diye soruyorum.
“En kötüsü insanın tırsık duruma düşmesi,” diyor Dr Sayko. “Ulan nasıl olsa tehlike falan yok. Olmadı uyanıcaz. Ne diye korkalım ki?”
“Merhaba,” diyor birisi birden.
Bakıyoruz. Yine o, kalıplıca adam.
“Merhaba,” diyoruz elimizde olmadan. Çünkü bu bir deja vu!
“Bir liraya, evet, sadece bir liraya karnımdan bir çocuk çıkarabilirim. Görmek ister misiniz?”
“Ben isterim işin doğrusu,” diyor Dr Sayko.
Ve tam da o anda deja vu’nün etkisinden çıkıp “Hayır, gördük biz zaten göreceğimizi,” diyerek çekip götürüyorum Dr Sayko’yu. “Yavşak, deja vu’yü kullanıyor daha fazla para kazanmak için.”
“Haa,” diyor Dr Sayko.
“Rus konsolosluğuna gitmemiz lazım,” diyorum birden ben. “Evet. Hadi yürü.”
Yüzüme bakışı bir gariplik algıladığını belli etme çabasıyla hafif mallaşıyor. Fakat bu da nereden çıktı diyecekmiş gibi yaptıktan sonra, “Zile basalım ama kaçmayalım,” diyor ciddi bir şekilde.
Hızlı hızlı ilerliyoruz üstümüze akan kalabalığın arasında.
“Bize bu lafları söyleten bir güç olmalı,” diyor Dr Sayko. “Beynimize sızan bir şeyler var.”
“Kaçalım mı?” diyor ve elimdeki telefonu iyice bir sıkıyorum.
“Hayır, gitmeliyiz oraya,” diye cevap veriyor Dr Sayko.
“Bu lafı da o güç söyletti işte,” diyorum, tüylerim hafif ürpererek.
“Cevabı orada bulacağız,” diyor Dr Sayko. “Kimse benim adıma konuşamaz beynimden.”
“Siktir et yaa,” diye başlayıp. “Hadi biraz çabuk,” diye devam ediyorum.
“Ha ha haa!” diye gülüyor o.
Ben de gülüyorum ama kendim mi gülüyorum yoksa beynime yerleştirilmiş program mı beni gıdıklıyor bilmiyorum.
“Kafamıza odunları patlatsak aynı anda, bu işi çözeriz gibi geliyor bana,” diyorum. “Ciddiyim. Hastanede iki gün yatar çıkarız. Riski az.”
“Abicim,” diyor Dr Sayko. “Ya zili çalınca çok süper bir rus sekreterle tanışırsam. Sen evlisin diye önümü kapamanın alemi var mı? Her işte bir hayır vardır deyip duran sen değil misin?”
“Uuuuuuu!” diye uluyorum bir anda.
Herkes bana bakıyor. Delirdiğimi düşüneceklerini sanıp susmak istiyorum ama bu benim irademi aşıyor.
Onu protesto ettiğimi zannederek “Ne dedim ki ben şimdi?” derken Dr Sayko da kontrolden çıkıyor bir anda. Boynunu kırıp gökyüzüne doğru bir uluma patlatıyor.
Halk da katılıyor çok geçmeden bize. Apartmanların pencereleri zangırdıyor kırılacakmış gibi.
Sonra bağırıyorum birden. “Bir iki üç dört. Tempooo!”
Ve hepimiz salsa yapmaya başlıyoruz. Abartısız, İstiklal caddesindeki güruhun topu katılıyor bu histeriye. Kalçalar, bacaklar, fırdönüyor ortalıkta. Benim karşıma yüz otuz kiloluk bir adam düşüyor. İğreniyorum ayaklarını savururken o koca dudaklarını büzüştürmesinden. Eşleri değiştirip duruyoruz neyse ki. Hep birlikte ayaklarımızı havaya doğru savurduğumuzda binlerce insanın pantolon ağları yırtılırken, bir o kadarının da kasları yırtılıveriyor. Fakat kimse karşı koyamıyor bedenlerini ele geçirmiş, onları sağa sola savuran ritmin gücüne. Bir müzikalin içine düşmüş gibi davranıyor insanlar. Hepimizin beynine hakim olan bir şeyler var, o kesin. Yine o herif geliyor karşıma ve işte diyorum, şimdi tam sırası. Bir ses duyuyorum kafamda. “Neyse, tamam,” diye. Kaslarım da anca bu sesi duyduktan sonra isteğime cevap vermeyi kabulleniyor. Herifin kasıklarına dizimi koyup, büzük dudaklarına da bir tokat yapıştırıyorum.
Müzik kesiliveriyor.
Duruyor insanlar. Kafalarını sallıyorlar neler olduğunu anlamak isteyip de küçük beyinleriyle bunu başaramamanın hödüklüğüyle. Dr Sayko ise yaşlı bir kadınla dans etmeye devam ediyor. Kalçasını şakada şukada çevirip keyifle bağırıyor: “Allaaah!”
Herkes aynı anda dönüyor onlara. Bir robot gibi yavaşça açılıyor ağızları. “Bıraaak!” diyorlar istemsizce. “O çocuğun Rus konsolosluğuna gitmesi lazım.”
Çekiliyor kadın korkuyla. Bir de tokat yapıştırıyor Dr Sayko’ya, sanki az önce yapışıp pörsümüş vücudunu zavallı çocuğa sürttüren o değilmiş gibi. Ama açıkçası, hayırlı oluyor bu. Dr Sayko kendine gelirken yüzündeki o aptal sırıtma da maziye karışıyor.
Yola koyuluyor, hızlı hızlı yürüyoruz bir kabusu arkamızda bırakarak.
“Sence bunlar neyin işareti?” diye soruyorum düşünceli.
“Ne neyin işareti?” diyor o.
“İnsanların beyinlerini ele geçiren güçten bahsediyorum. Böyle bir şeyin bizi bir yere doğru sürmesi pek de hayra alamet değil herhalde.”
“Bunu düşünmeye çalışıyorum ben de ama her seferinde kafamda bir ses belirip ‘Boşveer’ diyor.” Bakıyor bana acıklı bir şekilde. “Bak yine dedi.”
“Ben de ne zaman seni yakandan tutup, Dr Sayko, bu şeyi yenebiliriz, duralım hadi, demek istesem, her seferinde aynı ses şöyle diyor: ‘Sayko’yla birlikte oraya gitmezsen bacını sikerim’.”
“Neyse,” diyor Dr Sayko gülmeye çalışarak. “Güzel şeyler de yaptırıyor beyin kontrolörü aslında. Ne güzel dansettik işte.”
“Göbek atsak daha iyiydi. Klasik eğlencelerden şaşmamak gerekir.”
Çıngırı çıngırı başlıyor bir göbek havası ve en az beş dakika göbek atıyor sokaklar dolusu insan.
“Sağol,” diyorum beynimdeki yabancıya.
“Yürü lan,” diyor o. İlk defa konuşuyor ve ben tüylerimin diken diken olmasını engelleyemiyorum.
“Hayvanların niye şarkı söyleme ihtiyacı duymadığını anlayamıyorum,” diyor Dr Sayko. “Müzik doğada pek de ciddiye alınmıyor bence.”
“Kuşlar?”
“Bırak Allahını seversen ya. Cik cik cik! Progressive rock yapan bir bülbül gördün mü sen?”
“Türkü söyleyen karga da yok,” diyorum destekleyerek.
“Olsa da, ilk kurşunu yiyen o olurdu,” diyor Dr Sayko.
“Bir ayıdan Slayer dinlemek isterdim doğrusu,” diyorum.
“Ben de bir horozdan Elvis Presley,” diyor Dr Sayko.
“Kapayın çenenizi,” diye bağırıyor kafamızdaki ses.
“Merhaba,” diyor birisi. Bu beynimizden değil, kanlı canlı karşımızdan geliyor.
Bakıyoruz. Marsık mı marsık bir çingene duruyor orada. Elinden iki ip çıkıyor ve birisinin ucunda bir ayı, diğerinde de bir horoz duruyor. “Na bir liracığa kocaoğlan Slayer söyler ba, iki liracığa da sarıkız Elviz,” diyor bembeyaz dişleriyle keh keh sırıtarak.
“Acelemiz var arkadaşım, daha sonra,” diyor Dr Sayko.
Ve on adım daha atmamız yetiyor, Rus konsolosluğunun kapısının önüne varmaya. Gözlerimiz geniş mi geniş bahçesine dikili, tedirgin bir şekilde bekliyoruz.
“Hadi bakalım,” diyorum Dr Sayko’ya bir göz atarak.
“Ne hadi bakalım,” diyor o.
“Çok hevesliydin ya. Bas bakalım zile.”
“Yapamayacağımı sanıyorsan yanılıyorsun,” diyor Dr Sayko. “Kaçmak yok ama, yanımda bekleyeceksin.”
“Ölüm yok ya ucunda, bekliycez, en kötüsü güvenlik gelip tartaklar bizi.”
“Öyle,” diyor Dr Sayko.
“Basın yaaa,” diye sohbetimize katılıyor beynimizdeki ses. “Müthiş bir sürprizle karşılaşacaksınız. Az sonraaa! Ha ha ha!”
Beraberce ilerleyip zilin yanına kadar geliyoruz.
“Haydi bismillah,” deyip parmağını uzatıyor Dr Sayko ve bir anda laz havasına başlıyor. Ağzı burnu tir tir titrerken, ağzından pepeme stiliyle karadeniz türküleri okumasının, refleksif bir tepki olduğunu düşünüyorum. Beynimde bir kahkaha patlayıp ahlaksızca büyüyor. Kaçmak istiyorum ama Dr Sayko’nun eli can havliyle uzanıp şrak, diye yapışıyor koluma. Ve ben de çarpılmanın şiddetiyle ağır mı ağır bir şekilde Tom Waits söylemeye girişiyorum. Bir şeyler düşünüp idrak etme yetim yavaştan çekiliyor yanımdan. Çevredeki insanların aptal gülüşleri bir şey ifade etmiyor. Zangır zangır titrerken sanki birisi ışıkları yavaşça söndürüyor. Fakat o sırada bile yukarıdan üstümüze inen o koca gölgeyi farkedebiliyorum. Binaların arasından yükselen koca bir vincin taşıdığı konteynır yeri göğü titreterek iniyor üstümüze. Pat diye gidiyor ışık. Karanlığın içinde, “Nooluyor yahu?” dediğini duyuyorum Dr Sayko’nun. “Hooop, açsanıza lan ışıkları!”
Sanki çok uzaklarda bir yerde bir kapağı kaldırıyor birisi. İçeri ışık doluyor aniden. Dr Sayko’yu titrek çizgiler halinde görüyorum ve o anda da yanımızdan bir şeyler akıp gidiyor yukarı doğru.
“İyi misin Doktor?” diye soruyorum.
“Bilmem ki?” diyor o. “Ya sen?”
“Bilmem. Işığa doğru gidelim de bakalım nooluyor.”
Gacıiiırt, diye bir sesle önüne bir şeyler geliyor ışık kaynağının. Kapak mı kapanıyor tekrar. Yoo. Orayı tıkıyor sanki bir şeyler. Fakat hala birbirimizi görebileceğimiz kadar cılız bir parlama ulaşıyor gözlerimize.
“Yer yok ki, nasıl gidicez?” diyorum havada duran ayaklarımı bir çizgi film kahramanı gibi sallayarak. “İnsanın yürümek için yere ihtiyacı var. Bu çok kesin bir gerçeklik.”
“Öldük mü biz şimdi?” diye soruyor Dr Sayko.
“Gamlı haklıymış,” diyorum. “Tehlikeli bir şeyler yaşamadık desek yalan olur. En son gözlerimle gördüm konteynırın düşüşünü.”
“Anlamıyorum,” diyor Dr Sayko. “Beynimizdeki ses mi bizi öldürmek istiyordu yani?”
“Bence öyle. Azrail böyle çalışıyor olabilir artık,” diyorum. “Daha modern ve sağlıklı bir yöntem.”
“Önceden de bizi neşelendirmek için elinden geleni yaptı esasında,” diyor Dr Sayko keyifle gülerek. “Helal olsun be. Görünmez adamı falan da o getirdi demek karşımıza. Bir çeşit eğlence tertip etmiş bizim için…”
“Kiminle muhattap olduğumuzu bilsek ona bazı sorular sormak isterdim,” diyorum. “Mesela başörtüsü problemi hakkında ne düşünüyor… Dinin siyasete alet edilmesi karşısında Tanrı’nın almayı planladığı bir önlem falan var mı?”
“Kapa çeneni,” diye patlıyor boğuk ama kızgın ses beynimde.
“Benim anlamadığım, gencecik iki adamdan ne istedi bu ibne?” diyor Dr Sayko.
“Ben çözdüm problemi,” diye bağırıyorum bir anda. Şlık, diye şıklatıyorum parmağımı.
“Neymiş?”
“Hani şişko bir adamla, kırmızı, mini etek giymiş löpür löpür bir karı vardı ya,” diyorum. “Hatırladın mı?”
Gözlerini kısıp bir süre düşündükten sonra “Evet, noolmuş,” diye cevaplıyor beni.
“Ya uzun, sarkık bıyıklı, saçları kargaya benzeyen herifi? Hani, demiştik ki, bu herif ne zaman geldi be buraya demiştik. Beş dakika önce gördüğümüz halde, yine aynı şekilde yürümüştü üstümüze doğru…”
“Hı hı! Onu da hatırlıyorum.”
Bir sürü örnek daha sayıp tek tek onay aldıktan sonra sadede geliyorum dilimle dudaklarımı ıslatıp bir iki öksürdükten sonra. “Bu tipleri en az üç kere gördük farklı farklı yerlerde!”
“Eeee.”
“Eeeesi şu. Bize doğru karşıdan geliyorlardı ve arada geriye koşturup bir daha yola koyulmaları için çok da yeterli bir süre olmamasına rağmen yine karşıdan gelirken gördük onları. Sadece bu sefer sağ tarafta değil de sol taraftaydılar.
“Eeee.”
“Dinle. Sonuçta bu sahnenin iki üç kere tekrar edebilmesi için bu tiplerin hepsinin şöyle yapması lazımdı. İleride bir yerden taksiye atlayıp Taksim’in üst tarafına çıkmalı ve aynı hareketlerle aynı yüz mimikleriyle tekrar aşağıya doğru yürümeliydiler.”
“Eeee.”
“Anlamıyor musun oğlum?” diye bağırıyorum. “Öne sürdüğüm şey doğru. Ve aslında bu sefer kendim düşünüyordum onu. Fakat bugüne kadar kararlarımıza hep beynimizdeki yabancı hakim olduğu için kendi fikrime karşı bir yabancılık hissettim o sırada, bu normal. Ancak sonuç şu ki, dünya bu kadar kalabalık değil. Tanrı photoshop ya da başka bir şeyle çoğaltıyor insanları.”
“Ha ha ha,” diyor beynimdeki ses. “Saçmalığa bak.”
“Hiç bu kadar saçma bir şey duymamıştım,” diyor Dr Sayko. Ve ekliyor ardından. “Doğru söylüyor olabilirsin ha.” Beynindeki kontrol mekanizmasıyla çatışmaya giriştiği belli.
“Saçma ha,” diyorum ben. “Hiç de değil. Çöken bir sistem var çünkü. Dilenenler, işsizler, somurtan insanlar gerçek. Ufacık, düzenbaz, mutlu bir azınlık kaldı. Tanrı onları çoğaltarak dünyada her şey güllük gülistanlıkmış gibi göstermeye çalışıyor. Ve bunu keşfettiğim için de...”
“O küçücük beyninle hiçbir şey anladığın yok,” diyor beynimdeki ses. “Sus da daha fazla rezil olma.”
“Abicim, son söylediklerini kaçırdım, bir şey düşünüyordum da,” diyor Dr Sayko dişlerinden cıyk, diye bir ses çıkararak. “Tekrar etsene.”
Bir akımın bizi ittirdiğini hissedip, ışığın belli belirsiz sızdığı yere doğru sürüklendiğimizi ilk keşfeden ben oluyorum. “Oğlum, diğer tarafa geçicez galiba,” diyorum. “Çok yaklaştık.”
“Kımıldayan bir şeyler var orda,” diyor Dr Sayko.
Telefonum çalıyor. Açıyorum.
“İyi misiniz abi,” diyor Gamlı. “Arada bir telefon edin. İçim hiç rahat değil.”
“İyiyiz iyiyiz, sen dalgana bak,” deyip kapatıyorum. Sonra elime bakıyorum da telefon falan yok. Aklım karışıyor birden.
“Bu da ne be!” diyor Dr Sayko parmağını uzatarak. “Görüyor musun abicim?”
Görüyorum. Orada, sıkışmış kalmış üç obez var. En az iki yüz kilo her biri. Deliği tıkamış, yoğun ışığı kesebilecekleri her şekilde kesmiş, debeleniyorlar.
“Aaaaa,” diyorum ağzımı kapatarak. “İşe bak.”
“Naapacaz şimdi, geçemeyecek miyiz diğer tarafa?” diye soruyor Dr Sayko.
“İttirelim kıçlarından,” diyorum ben.
“Yanında çivi mivi var mı?” diye soruyor Dr Sayko.
“Öööf,” diyor beynimizdeki ses.
Ve birden sanki daha önce kapalıymış gibi açılıyor gözlerimiz. Hala karanlık ama aralardan bir yerden bir anda doluveriyor ışık.
“Hassiktir,” diyorum rahatsız olduğumu belli ederek.
Sonra anlıyorum ki konteynır kalkıp yükseliyor üstümüzde. Yavaşça doğrulup elimize kolumuza bakıyoruz. Sonra ayağa dikilip üstümüzü başımızı silkeliyor ve birbirimizi inceleyerek gevrek gevrek gülüyoruz.
“Ulan geri döndük, şu şansa bak,” diyor Dr Sayko.
Şeytan görmüş gibi bize ve yamyassı olmuş parmaklıklara bakıyor oraya toplanmış halk. Bekçinin cartayı çektiği görülüyor yıkılmış kulübeden çıkan koskoca götü sayesinde.
“Geri dönsek noolcak,” diyorum hafif kuşkulu. “Problemi çözdükleri anda yeni bir cinayet kurgulayacaklar bizim için.”
Kalabalığı yarıp üstümüze doğru yürüyor bir tip. Polis gibi görünüyor ama tam da önümüze geldiğinde bir anda korkunç bir şeye dönüşüyor suratı. “Lan siktirin gidin lan şurdan,” diye bağırıyor. Bu sefer beynimizden falan konuşmuyor. Kireç gibi olan yüzümde korkudan büzüşmüş kalmış ağzımla “Eee, tamam canım, gidiyoruz, sorun yok,” diyorum.
“Yani şimdi bizim canımızı almayacak mısın?” diye soruyor Dr Sayko.
Ve Azrail tekme tokat girişerek bizi İstiklal’in ortasına kadar kovalıyor.
İşte böyle.
Her şeye rağmen, yaşamak güzel şey…
17 Mart 2009 Salı
11 Mart 2009 Çarşamba
Kafein ve Temiz Hava
Dr Sayko’yla büyükçe bir kafede oturuyoruz. Bizden başka on kişi daha var etrafta. Elliye yakın masa mevcutken nedense yan yana oturmayı tercih etmiş herifçioğulları. Ama kahvelerini yudumluyor ya da birbirleriyle sohbet ediyor değiller. Gözlerini dikmiş mal gibi bize bakıyorlar. Bir süre sorun etmiyoruz ama yavaştan sinir katsayımız yükseliyor. Benim parmaklarım önümdeki masada tımbırtılar çıkarırken, Dr Sayko da dişlerini gıcırdatıyor.
“Ne bakıyor bunlar bize be?” diyor sonra.
“Bana ne soruyosun oğlum!” diyorum. “Onlara sorsana.”
Birden dikiliyor ve hakkaten de soruyor: “Ne bakıyorsunuz lan! Maymun mu oynuyor burda?”
Sesi oldukça tehditkar, belki de heyecan yaptığından çok çıkıyor, duvarlarda yankılanırken masalardaki sakinler telaşla ayağa fırlıyor, bazılarının önündeki kahveler devriliyor ve hepsi kör gözlerini sağa sola çevirip “Ne? Kim?” gibisinden sorular soruyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyorlar.
Yavaşça yerine otururken, “Körmüş abicim bunlar,” diyor Dr Sayko.
“Ben anlamıştım,” diyorum sakince. “Bana numara yapıyorsun zannettiydim.”
Dönüp bana bakıyor bilmiş bir şekilde. “Ben de anlamıştım abicim,” diyor sonra. “Seni işlettim. He he he.”
İkimiz de birbirimize inanmıyoruz. Dönüyoruz ve körlerin sakinleşmiş, yine bize kilitlendiklerini görüyoruz.
“Abicim,” diyor Dr Sayko. “Körsün ve sadece kıçından gördüğün ortaya çıkıyor. Götün açık gezer misin etrafta?”
“Benim aklıma başka bir şey geldi,” diyorum. “Görüyorsun ama her şeyi yanlış görüyorsun. Bu körlük müdür sence? Mesela bir domuzu kedi olarak görüyorsun. Bir kediyi de diş macunu olarak.”
“Çok saçma bu,” diyor Dr Sayko. “Bir geyiği kereste parçası olarak görüyorsan o kereste parçası mı olacak gerçekten? Diğerleri onu yiyecek ve sen yakacaksın ha?”
“Lafımı çarpıtma,” diyorum. “Ben kereste demedim. Domuzdan ve kediden bahsettim.”
“Allahtan körler insanları elleriyle dokunarak tanıyor,” diyor o. “Yalayarak tanısalardı işimiz vardı.”
“Bir kör, bir sağır, bir pepeme ve bir de kötürümün olduğu bir fıkra yapılmalıydı bugüne kadar,” diyorum. “O da bir eksiklik.”
Gözleri kısık bakmaya devam ederken, “Bunlar hayatta bir tek bizi görüyor olmasın abicim,” diyor Dr Sayko.
“Körlerin de görebildiği birisi olmak gerçekten hoş olurdu diyorum.”
El sallıyorum ve tüm körler aynı anda dönüp birbirlerine ve önlerindeki masaya falan bakıyor. Sanki telaş yapmışlar gibi. Sonra yavaş yavaş bize çeviriyorlar yine açık yeşile çalan anlamsız gözlerini.
Dr Sayko da el sallıyor hemen ardından ama beklediğimiz tepki gerçekleşmiyor ve işin doğrusu ben hafif yatışıyorum. Aralarından sadece birisi yere tükürüyor, tekrar gözlerini bize dikmeden önce.
“Hadi Catan oynayalım,” diyor Dr.
“Şimdi mi?” diyorum sanki başka bir işim varmış gibi.
“Evet,” diyor o ve bu cevabı beklediğimi saklamadan hemen çantama uzanıyorum. Bilgisayarları ortaya çıkarıp internete bağlanıyoruz. İki dakika içinde siteye dalıp oyunu açmışız bile. Sonrasında ise büyük bir suskunluk başlıyor. Kurduğumuz köylerin çevresindeki alanlara ait sayılar, atılan zarlara denk gelince, odun, saman, koyun, taş falan toplayıp ne bileyim, şehir yol gibi şeyler yapıp puan toplamaya başlıyoruz. Ağzımızdan zara ettiğimiz küfürlerden başka bir şey çıkmıyor. Kahve gittikçe kalabalıklaşıyor. Garsonlar ellerinde kahveler, çaylar fıldır fıldır koşturuyorlar oradan oraya. Camlardan giren ışık, dışarıda havanın kapattığını, yağmurun başlamak üzere olduğunu gösteriyor. 6 atılıyor ve o bölümü iki şehir ve bir köyle çevirdiğim için beş adet koyun bekliyorum haliyle. Ama Dr Sayko altısından üç tuğlasını alırken bana koyun falan vermiyor yazılım.
“Atsana abicim zarı,” diyor Dr Sayko. “Sıra sende.”
“Vermedi oğlum koyunlarımı,” diye sinir içinde çıkışıyorum. “Bekle biraz.”
“Nasıl vermez ya!” diye uzanıp pencereme bakıyor.
“Al işte, vermiş mi?” diyorum yüzüm buruşuk.
Biraz bekleyip “Eee, naapçaz yani?” diye soruyor o. “Kapatçaz mı oyunu?”
“Hay sikiyim yaa,” diye kafamı sallıyorum. “Hep beni mi bulacak böyle salaklıklar!” Basıyorum zara ve bir altı daha geliyor. Gözlerim kısık, dudaklarım gerilmiş, beklenti içinde bakıyorum ama Dr Sayko’ya tuğlaların aktığını duyarken benim ekranımda bir hareket hasıl olmuyor. “Başlıycam şimdi ama haa!” diye bir tokat atıyorum masaya.
Körler telaşlanıyor. Garson ona mı söylüyorum diye benden tarafa bakıyor.
“Harbiden garip,” diyor merak içinde laptopuma uzanmış Sayko. “İlk defa oluyor böyle bir şey.”
“Kapatalım koçum,” diyorum. “Ne oynıycam ya. On koyunum heba oldu. Koyun limanım da var. Neler neler yapardım ben onlarla.”
“Haklısın abicim,” diyor Dr Sayko. “Ne diyim de, biraz bekleyelim istersen, belki takılmıştır bir şeyler.”
Kafamı sallıyorum sinir içinde ve bekliyoruz… Ama üç dakika geçtiği ve yazılım ilgili kişiyi oyundan atmak ister misiniz diye sorduğu halde değişen bir şey olmuyor.
“Aslında bilgisayarlar akıllanmaya başladı da bazı insanlara gıcık falan mı oluyorlar acaba,” diyorum.
“Abicim başlama yine, senin neyine gıcık olacaklar ki?” diyor Dr Sayko. “Tipine mi?”
“Bilmem. Belki şu laptop Aslı’ya aşık olmuştur ve beni kıskanıyordur.”
“Yani ruh girmiştir diyorsun içine.”
“Yoo, üretici firmada bir ibne akıllı yazılım geliştirmiş olamaz mı? Benim gibi bir iki deneğe vermişlerdir, sonuçları test ediyorlardır mesela.”
Telaşlanıyor körler birden. Hepsi ayağa kalkıp bir köşede toplaşıyor ve korkuyla kafenin girişine bakarak havayı kokluyorlar.
“Nooldu bunlara be?” diye soruyor Dr Sayko.
“Kendilerine sor istersen,” diyorum ben.
“Kıllandım abicim,” diyor Dr. “Deprem falan mı olacak?”
“Körlerin öyle hisleri olduğunu nereden çıkarıyorsun kardeşim?” diyorum.
“Niye olmasın? Sağırların var.”
“Neymiş o?”
“Müzikteki ritmi hissediyorlar işte.”
İkimiz aynı anda dönüyoruz kapıya ve ağzımız da aynı anda sarkıyor aşağıya.
Bir çoban, sürüyle koyunu sürerek geliyor. Garsonlar yana çekilirken, kızlar iskemlelerinde dikilmiş gülerek bakıyorlar.
“Bu ne şimdi?” diyor Dr Sayko.
“Bilmem,” diye cevap verirken kafamda yüzlerce soru dolaşıyor. Fakat daha bir sonuca varamadan adam yanımızda bitip, elindeki kağıdı burnuna yapıştırarak bir şeyler okuyor ve soruyor ardından. “Çağan bey?” Hemen akabinde bana baktığı için de cevap vermem gerekiyor. “Evet!”
“Kusura bakmayın,” diyor çoban. “Sürü otlağa çıkmıştı da anca toplayıp gelebildik. Şurayı imzalar mısınız?”
“Anlamıyorum,” diyorum, yaklaşıp kağıda bir göz atarak. “Nooluyo yaa? Bu koyunlar da ne?”
“Altıdan koyun geldi size,” diyor çoban benden daha fazla şaşalayarak. “Kapılar da açılmıştı. Biz de teslimatı gerçekleştiriyoruz.”
“Bu bir kamera şakası değil mi?” diyor Dr Sayko, duvarlara ve tavana bakınarak.
“Kamera şakası mı?” Yüzünde bön bir ifadeyle anlamaya çalışıyor çoban. “Lütfen,” diyor sonra. “Biraz acelem var. Buradan da bir partiyi almam gerekiyormuş.” Körlere bakıyor, durdukları yerde biraz daha sıkışmalarına yol açarak.
“Al bakalım abicim,” diyor Dr Sayko, yüzünde alaycı bir gülüşle. “Noolacak görelim. Kamera şakası ha! Ben de bunları dava etmezsem Dr Sayko demesinler bana. ”
“Demek kör değildi bu ibneler,” diyorum ben de aynı tarz bir sırıtışla. “Ekipten bunlar kesin. Baksana nasıl da rol kesiyorlar.”
“Efendim, lütfen,” diyor çoban.
İmzalıyorum kağıdı. Çoban koyunların ipini elime tutuşturup köşeye seğirtiyor hemen. Elindeki değneği sırtlarına indire indire, bağrışan, inleyen körleri sürüp götürüyor kahvenin dışına ve ne mekanın sahibi ne de garsonlar bir şey diyor buna. Yerlerimize oturuyoruz gözümüz hâlâ kapıda. Önümüz arkamız, sağımız solumuz melemelerle doluyor. O sırada başka bir ses de karışıyor aralarına. Çıngır çıngır çıngır, diye iniyor koyunlar bilgisayarıma.
“Aaa, geldi lan koyunlar,” diyorum.
“Aaa, harbiden lan,” diyor Dr Sayko. “Kağıdı imzalamanı bekledi demek asobrain.”
“Çok organize bir şaka bu. Büyük oynuyorlar doktor. Kesin büyük bir kanalda yayınlanacak.”
“Kamera yokken ne varmış?” diyor Dr Sayko. “Gölge oyunu şakası mı yapıyorlarmış?”
“Kamera şakası yapanlara kamera şakası yapan bir ekip kurmak lazım,” diyorum. “Kumpasa aldıkları adamların hepsinin kalpten gittiğini düşünsene bir bir.”
“Ben şeyi anlamıyorum,” diyor Sayko. “Bir tip şaka yapılırken delirip etraftaki herkesi vuruyor mesela. Şakayı yapanlar değil midir suçlu? Onlar adama ilişmese, o kafede oturup güzel güzel kahvesini içecek ama bu yavşaklar gelip çomağı sokuyorlar. Yanlış mıyım?”
Melemeye devam ediyor koyunlar biz konuşurken. Bir tanesi tos vuruyor sandalyeme. Garson da o anda bitiyor tepemizde. “Abicim, müşteriler rahatsız oluyor, koyunlarınızı alıp…”
“Bizim koyunlarımız değil onlar,” diyor Dr Sayko. “Şaka yapıldı muhtemelen.”
“Neyse ne,” diyor garson. “Dışarıya çıkartırsanız çok seviniriz. Lütfen.”
“Kardeşim, biz niye çıkarıyoruz,” diyorum ben de. “Bir herif geldi, koyunları yanımıza bıraktı diye onlardan mesul değiliz ki! Siz çıkarın. İşimiz gücümüz var bizim.”
“Beyefendi, kağıdı imzaladığınızı gördük,” diyor garson efendiliğini bozmadan. “Lütfen dışarı çıkaralım onları. Otlağa salın, yine gelin buraya.”
“Ne otlağı bilader, kafayı mı yedin sen,” diyor Dr Sayko. “Taksim’de otlak ne arasın?”
“Götürün mutfağa pişirin işte,” diyorum ben aksi. “Hem siz kazançlı çıkın hem biz.”
Kafenin sahibi de geliyor kırıtarak. “Beyler, anlayışlı olacağınızı umuyoruz,” diyor hoş bir gülüşle. “Buraya köpek bile almıyoruz. Değiş tokuşlar dışarıda yapılıyor.”
“Bunların hepsi delirmiş abicim,” diyor Dr Sayko. “Hadi çıkalım.”
“Ne yani,” diyorum şüphe içinde. “Kamera şakasını sürdürmelerine izin mi vericez?”
“Kamera mı?” diyerek hayretle duvarlara bakıyor kafenin sahibi ve garson.
“Artistik yapmayın be!” diye bağırıyorum elimin tersini sallayarak. “Siz de bu işin içindesiniz, enayi mi sandınız bizi!”
“Boşver abicim. Ne olcaksa olsun,” diyor Dr Sayko. “Hadi gel.”
“Yine bekleriz efendim, bu seferlik de böyle olsun, siz de biraz anlayış gösterin,” diyor kafenin sahibi kendini hafif toplayarak. “Celal, yardım et yavrum abilere.”
Koyunlar çevremizi sarıyor. Sanki bizi tanıyorlar.
“Püürs,” diyor Dr Sayko, laptopunu çantasına tıkıştırmaya çalışırken. “Hay anasını, çekilsenize len.”
“Ben de bu koyunların hepsini pişirtmezsem bugün,” diyorum ben de üstümü başımı giyinirken. “Nasıl olsa kağıt imzaladılar. Al babayı geri alırlar.” Bir tekme patlatıyorum kıçımı tosup duran benekliye. “Siktir git lan eşşeoğlueşşek!” Kafasını eğiyor hemen.
“Hadi abicim hadi,” diyor Dr Sayko iplerini eline dolayıp ilerlerken. Bana tos atamadan yürümek zorunda kalıyor yavşak koç.
Hep beraber, gülüşüp duran kafe sakinlerinin alaycı bakışları eşliğinde dışarı çıkıyoruz. Beş adım anca atıp duruyor ve dumur olmuş bir şekilde çevremize bakıyoruz. Güneş ufka doğru alçalırken ve bir rüzgar sararmış otları denize doğru yatırırken bir yamaçta durmuş, karaya hıncı varmışçasına kabarmış dalga dalga gelen denize bakıyoruz.
“Nerdeyiz lan?” diye korkuyla bağırıp arkasına dönüyor Dr Sayko ve bir çığlık daha patlatıyor. Ben de aynısını yapıyorum, kafamı çevirip kafenin ortadan yokolduğunu görünce. Bir şey diyemiyor, aval aval izliyorum Dr Sayko’nun delirmiş gibi yamaçtan aşağı koşuşunu. Koyunlar neşeyle çevreye dağılıp otlamaya girişiyorlar. Belki tekrar görünür diye bir süre kafenin durması gerektiği yeri kestikten sonra ben de iniyorum Sayko’nun yanına. Yar aşağıdaki kayalara doğru dimdik iniyor. Temiz hava ciğerlerime doldukça bayılacak gibi oluyorum. Saçlarımız uçuşurken birbirimize bakıyoruz sonunda.
“Bu da mı şaka acaba?” diyor Dr Sayko söylediğine kendisi de inanmazken.
Şaaak, diye bir tokat atıyorum ona. Bir an sallanıp gözlerini kırpıştırıyor. “Niye vurdun be?” diyor ardından.
“Rüya mı diye şeyettim,” diyorum ve o da bana vuracakken geriye kaçıyorum. “Ne var oğlum!”
“Rüya testi çimdikleyerek yapılır,” diyor büyük bir öfkeyle.
“Tamam oğlum,” diye sallıyorum başımı. “Şaşırmışım, büyütme.”
Dönüp yine denize bakıyor. Konuşacak gibi oluyor ama sıkıntılı bir yutkunmayla içine atıyor kafasındakileri.
“Naapıcaz şimdi ya!” diyorum sıkıntıyla.
O an bana dönüyor Dr Sayko birden. Gözlerindeki delice ışıltıya anlam vermeye çalışırken konuşuyor: “Anlamıyor musun abicim,” diyor şevkle. “Tanrı sonunda istediğimizi verdi işte. Büyük bir armağan bu.”
“Nasıl yani?”
“Nasıl mı? Şaka ediyor olmalısın abicim. Asos masos diye konuşup duruyorduk, işte, al sana Asos!” Koşturup dört bir yanımızı çevreleyen otlakları işaret ediyor kolunu savurarak. “Altımızda deniz, yukarımızda çayırlar. Her yan taş. Kulemizi de yaparız. Koyunlarımız da var artık. Bundan büyük armağan mı olur? Tanrı, yeni bir yaşam kurmamız için gönderdi bizi buraya.”
Dudaklarım büzüşüyor. Kalbim bir garip atıyor.
O çılgın bir mucit gibi bir oraya bir buraya atıyor kendini ve eliyle her seferinde bir başka yeri işaret ediyor: “İşte, şuraya da ahırı koyduk mu… Evet. Bak. Evi şu yükseltiye çıkıcaz, en güzeli bu. Şu arka tarafı da ekip biçtik mi, ohooo…”
Yaşlar gözlerimden oluk oluk iniyor aşağıya. Üstüme çullanan duygu seliyle başedemiyorum. “Öyle mi diyorsun gerçekten,” lafları zar zor çıkıyor ağzımdan.
“Öyle tabi!” diye bağırıyor Dr Sayko.
Durup göğsümüz körük gibi inip çıkarken ve huşu içinde ufka kilitlenmişken soruyorum: “Torpido Kafa’yla karım noolacak?”
“Söyledi ya çoban,” diyor kendinden emin. “Kapılar açılıyormuş. O zaman alırız onları. Gamlı’yla Hulk’u da… Biz girmeyiz içeri ama. Bir not göndeririz olur biter. Bi de bu cennetten olmayalım sonra. Yanlış mıyım abicim?”
Otlayan koyunlara bakarken kafamı sallıyorum düşünceli. “Sonunda be,” diyorum. “En sonunda bizi de gördü Tanrı.” O sırada gözüm çeliniyor. Kımıldayan bir şeyler var aşağı tarafta. Başımı hızla çevirip bakıyorum ve birilerinin ileride, deniz kıyısında bize doğru koşturduğunu farkediyorum.
“Birileri var orada,” diyorum ne olduğunu anlamaya çalışırken.
“Köy falan da var demek yakında,” diyor Dr Sayko, az önce söylediklerini destekleyen bir şeyler bulmanın keyfiyle. “Ohoo. Hayat çok kolay o zaman burda be. Ha ha ha.”
“En az on kişiler, anırırcasına bağırıyorlar koştururken,” diyorum keşfettiğim her detayı paylaşarak. “Ellerinde kılıçlar da var. Bizi işaret ediyorlar gibi geldi bana…”
“Üstlerindeki kıyafetler de bir garip,” diyor Dr Sayko. “Savaşçı gibi. Film falan çekiliyor galiba bir yerlerde.”
“Eski çağlarda, savaşçı giysilerinin tanıtımı için defile yapılıyor muydu acaba?” diye soruyorum.
Herifler korkutucu çığlıklar atarak bayırı tırmanıyorlar. Koyunlar tırsıp yavaştan uzaklaşıyor bölgeden.
“İnsanlar birilerini korkutmak için niye bağırırlar ki?” diyor Dr Sayko. “Yanlarında kırmızı bir şey taşıyıp, kızdıklarında sallasalar, boğazlarına da zarar vermemiş olurlardı.”
“Kaçsak mı acaba?” diyorum hafif kuşkulu.
“Bilmem ki?” diyor Dr Sayko.
Adamlar bayırın yukarısına tırmanıp böğürerek bize baktıklarında, zaten farketmeden yirmi otuz metre gerilediğimizi anlıyoruz ve o korkunç yüzleri görünce de artık düşünecek bir şey kalmıyor. Topuklarımız kıçımıza vurarak koşturmaya başlıyoruz.
“Kafe ne taraftaydı be?” diye soruyor Dr Sayko.
“Iııh ııh, ıhı,” diye ilerlemeye gayret ederken cevap vermeye çalışıyorum. “Ne bileyim oğlum.”
“Kamera şakası devam ediyor herhalde,” diyor o. “Anlamalıydık.”
“Evet, çok büyük organizasyon bu.”
“Hay sikiyim, kesildim.”
“Sigara içmenin zararları,” demeye çalışıyor ama nefesim kesildiği için beceremiyorum.
Ayaklarıma bir şeylerin dolandığını hissediyor ve yeri boyluyorum o anda. Ellerimi koysam da kütürk diye koyuyor kafam çimen kaplı toprağa. “Aaah,” diye bağırıp yuvarlanırken Dr Sayko’nun da mal gibi düştüğünü görüyorum. Üç toplu ip canımıza okuyan. Heriflerin bizi çevrelemesi uzun sürmüyor. İki metreye yakın vücutları bir hayli kıllı. Pazuları mütevazi kum torbalarını andırıyor. Dişleri sivri. İğrenç bir şekilde gülüyorlar.
“Ağbicim, tamam, yeter artık, bu ne biçim kamera şakası. Kalpten gidersek ne olacak?” diye bağrınıyor Dr Sayko.
Ben sadece ağlıyorum sinirden. Aralarından bir tanesi bir tekme atıyor kafama ve aklım şaşıp gülüyorum bu sefer.
Kaşlarından kolaylıkla yün kazak örülecek bir tanesi Dr Sayko’yu boynundan kavrayıp bir kedi yavrusu gibi havaya kaldırıyor. Elinde yükseliyor bir balta.
Fosur posur foşş, diye sesler geliyor vücutlarımızdan. Alttan üstten dolduruyoruz ama burunlarını bile kapatmaya tenezzül etmiyor zebaniler.
Balta ulaşabileceği en yüksek noktaya varıp parlıyor.
"Ağbiler, bokunuzu yiyim yaa. Naaptık biz size?” diyor Dr Sayko kamera şakası varsayımından sonunda vazgeçerek.
“Yaa yaaa, nooluyo yaaa,” diye salya sümük heriflere bakınıyorum ben.
Ve o sırada bir ses havayı kaplayıp sanki zamanı durduruveriyor.
“Siktirin gidin lan şurdan, hooşt, Allahsız herifler siziii!”
Adam bırakınca Dr Sayko göt üstü oturuyor yere ve ikimiz de köprüaltı çocuklarının şişmiş gözleriyle sesin kimden çıktığını anlamaya çalışıyoruz.
“Uleeen! Kime diyom, ananızı avradınızı sikecem şimdi haa, yürüyün laaan!”
Cemal bu! Garson Cemal! Gülmeye çalışıyorum. Çamura bulanmış yüzümde, dişlerim aradan fırlıyor mu bilmiyorum.
“Garson!” diyor Dr Sayko sayıklar gibi.
Cemal de yıldırım gibi iniyor bu arada bayırdan aşağı. Elinde bir değnek var. Tekme tokat, değnek, tükürük, Allah ne verdiyse girişerek dalıyor vahşilerin arasına ve onlar daha önceden de bu yağız delikanlıyı tanıdıklarını çığlıklarıyla belli ederek kaçmaya girişiyorlar. İki dakika geçmeden hepsi bayırdan aşağı inip toz oluyor. Cemal geri dönüp tepemizde duruyor.
“Ağbiler, atkıyı unutmuşsunuz da ondan geldim. Bu herifler rahatsız etti sizi galiba,” diyor içler acısı halimizi görmezden gelircesine. “Yeni peydahlandılar Catan’da. Eskiden sessiz sakin bir yerdi burası.”
Bakıyoruz ikimiz de.
“Bu atkı bizim değil,” diyor Dr Sayko.
Kafamı sallıyorum evet anlamında. “Hı hı, bizim değil atkı.”
Cemal’in arkasından tıpış tıpış yürüyüp kafeye geri dönerken çoban on köstebeği sürerek gelip önümüzde duruyor. “Alıcıları bulamadım. Gittiler galiba. Yarına kadar kafede bekleseler olur mu bunlar Cemalim?” diye soruyor garsona.
“Naapalım, gelsinler madem,” diyor Cemal. Sonra havaya bakıyor. “Kapılar kapanacak az sonra,” diyor yüzünü buruşturarak.
İçeri giriyoruz hep beraber. Köstebekler körlere dönüşürken biz de lavabonun yolunu tutuyoruz üstümüzü başımızı temizlemek üzere…
Nasıl yapacaksak!
“Ne bakıyor bunlar bize be?” diyor sonra.
“Bana ne soruyosun oğlum!” diyorum. “Onlara sorsana.”
Birden dikiliyor ve hakkaten de soruyor: “Ne bakıyorsunuz lan! Maymun mu oynuyor burda?”
Sesi oldukça tehditkar, belki de heyecan yaptığından çok çıkıyor, duvarlarda yankılanırken masalardaki sakinler telaşla ayağa fırlıyor, bazılarının önündeki kahveler devriliyor ve hepsi kör gözlerini sağa sola çevirip “Ne? Kim?” gibisinden sorular soruyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyorlar.
Yavaşça yerine otururken, “Körmüş abicim bunlar,” diyor Dr Sayko.
“Ben anlamıştım,” diyorum sakince. “Bana numara yapıyorsun zannettiydim.”
Dönüp bana bakıyor bilmiş bir şekilde. “Ben de anlamıştım abicim,” diyor sonra. “Seni işlettim. He he he.”
İkimiz de birbirimize inanmıyoruz. Dönüyoruz ve körlerin sakinleşmiş, yine bize kilitlendiklerini görüyoruz.
“Abicim,” diyor Dr Sayko. “Körsün ve sadece kıçından gördüğün ortaya çıkıyor. Götün açık gezer misin etrafta?”
“Benim aklıma başka bir şey geldi,” diyorum. “Görüyorsun ama her şeyi yanlış görüyorsun. Bu körlük müdür sence? Mesela bir domuzu kedi olarak görüyorsun. Bir kediyi de diş macunu olarak.”
“Çok saçma bu,” diyor Dr Sayko. “Bir geyiği kereste parçası olarak görüyorsan o kereste parçası mı olacak gerçekten? Diğerleri onu yiyecek ve sen yakacaksın ha?”
“Lafımı çarpıtma,” diyorum. “Ben kereste demedim. Domuzdan ve kediden bahsettim.”
“Allahtan körler insanları elleriyle dokunarak tanıyor,” diyor o. “Yalayarak tanısalardı işimiz vardı.”
“Bir kör, bir sağır, bir pepeme ve bir de kötürümün olduğu bir fıkra yapılmalıydı bugüne kadar,” diyorum. “O da bir eksiklik.”
Gözleri kısık bakmaya devam ederken, “Bunlar hayatta bir tek bizi görüyor olmasın abicim,” diyor Dr Sayko.
“Körlerin de görebildiği birisi olmak gerçekten hoş olurdu diyorum.”
El sallıyorum ve tüm körler aynı anda dönüp birbirlerine ve önlerindeki masaya falan bakıyor. Sanki telaş yapmışlar gibi. Sonra yavaş yavaş bize çeviriyorlar yine açık yeşile çalan anlamsız gözlerini.
Dr Sayko da el sallıyor hemen ardından ama beklediğimiz tepki gerçekleşmiyor ve işin doğrusu ben hafif yatışıyorum. Aralarından sadece birisi yere tükürüyor, tekrar gözlerini bize dikmeden önce.
“Hadi Catan oynayalım,” diyor Dr.
“Şimdi mi?” diyorum sanki başka bir işim varmış gibi.
“Evet,” diyor o ve bu cevabı beklediğimi saklamadan hemen çantama uzanıyorum. Bilgisayarları ortaya çıkarıp internete bağlanıyoruz. İki dakika içinde siteye dalıp oyunu açmışız bile. Sonrasında ise büyük bir suskunluk başlıyor. Kurduğumuz köylerin çevresindeki alanlara ait sayılar, atılan zarlara denk gelince, odun, saman, koyun, taş falan toplayıp ne bileyim, şehir yol gibi şeyler yapıp puan toplamaya başlıyoruz. Ağzımızdan zara ettiğimiz küfürlerden başka bir şey çıkmıyor. Kahve gittikçe kalabalıklaşıyor. Garsonlar ellerinde kahveler, çaylar fıldır fıldır koşturuyorlar oradan oraya. Camlardan giren ışık, dışarıda havanın kapattığını, yağmurun başlamak üzere olduğunu gösteriyor. 6 atılıyor ve o bölümü iki şehir ve bir köyle çevirdiğim için beş adet koyun bekliyorum haliyle. Ama Dr Sayko altısından üç tuğlasını alırken bana koyun falan vermiyor yazılım.
“Atsana abicim zarı,” diyor Dr Sayko. “Sıra sende.”
“Vermedi oğlum koyunlarımı,” diye sinir içinde çıkışıyorum. “Bekle biraz.”
“Nasıl vermez ya!” diye uzanıp pencereme bakıyor.
“Al işte, vermiş mi?” diyorum yüzüm buruşuk.
Biraz bekleyip “Eee, naapçaz yani?” diye soruyor o. “Kapatçaz mı oyunu?”
“Hay sikiyim yaa,” diye kafamı sallıyorum. “Hep beni mi bulacak böyle salaklıklar!” Basıyorum zara ve bir altı daha geliyor. Gözlerim kısık, dudaklarım gerilmiş, beklenti içinde bakıyorum ama Dr Sayko’ya tuğlaların aktığını duyarken benim ekranımda bir hareket hasıl olmuyor. “Başlıycam şimdi ama haa!” diye bir tokat atıyorum masaya.
Körler telaşlanıyor. Garson ona mı söylüyorum diye benden tarafa bakıyor.
“Harbiden garip,” diyor merak içinde laptopuma uzanmış Sayko. “İlk defa oluyor böyle bir şey.”
“Kapatalım koçum,” diyorum. “Ne oynıycam ya. On koyunum heba oldu. Koyun limanım da var. Neler neler yapardım ben onlarla.”
“Haklısın abicim,” diyor Dr Sayko. “Ne diyim de, biraz bekleyelim istersen, belki takılmıştır bir şeyler.”
Kafamı sallıyorum sinir içinde ve bekliyoruz… Ama üç dakika geçtiği ve yazılım ilgili kişiyi oyundan atmak ister misiniz diye sorduğu halde değişen bir şey olmuyor.
“Aslında bilgisayarlar akıllanmaya başladı da bazı insanlara gıcık falan mı oluyorlar acaba,” diyorum.
“Abicim başlama yine, senin neyine gıcık olacaklar ki?” diyor Dr Sayko. “Tipine mi?”
“Bilmem. Belki şu laptop Aslı’ya aşık olmuştur ve beni kıskanıyordur.”
“Yani ruh girmiştir diyorsun içine.”
“Yoo, üretici firmada bir ibne akıllı yazılım geliştirmiş olamaz mı? Benim gibi bir iki deneğe vermişlerdir, sonuçları test ediyorlardır mesela.”
Telaşlanıyor körler birden. Hepsi ayağa kalkıp bir köşede toplaşıyor ve korkuyla kafenin girişine bakarak havayı kokluyorlar.
“Nooldu bunlara be?” diye soruyor Dr Sayko.
“Kendilerine sor istersen,” diyorum ben.
“Kıllandım abicim,” diyor Dr. “Deprem falan mı olacak?”
“Körlerin öyle hisleri olduğunu nereden çıkarıyorsun kardeşim?” diyorum.
“Niye olmasın? Sağırların var.”
“Neymiş o?”
“Müzikteki ritmi hissediyorlar işte.”
İkimiz aynı anda dönüyoruz kapıya ve ağzımız da aynı anda sarkıyor aşağıya.
Bir çoban, sürüyle koyunu sürerek geliyor. Garsonlar yana çekilirken, kızlar iskemlelerinde dikilmiş gülerek bakıyorlar.
“Bu ne şimdi?” diyor Dr Sayko.
“Bilmem,” diye cevap verirken kafamda yüzlerce soru dolaşıyor. Fakat daha bir sonuca varamadan adam yanımızda bitip, elindeki kağıdı burnuna yapıştırarak bir şeyler okuyor ve soruyor ardından. “Çağan bey?” Hemen akabinde bana baktığı için de cevap vermem gerekiyor. “Evet!”
“Kusura bakmayın,” diyor çoban. “Sürü otlağa çıkmıştı da anca toplayıp gelebildik. Şurayı imzalar mısınız?”
“Anlamıyorum,” diyorum, yaklaşıp kağıda bir göz atarak. “Nooluyo yaa? Bu koyunlar da ne?”
“Altıdan koyun geldi size,” diyor çoban benden daha fazla şaşalayarak. “Kapılar da açılmıştı. Biz de teslimatı gerçekleştiriyoruz.”
“Bu bir kamera şakası değil mi?” diyor Dr Sayko, duvarlara ve tavana bakınarak.
“Kamera şakası mı?” Yüzünde bön bir ifadeyle anlamaya çalışıyor çoban. “Lütfen,” diyor sonra. “Biraz acelem var. Buradan da bir partiyi almam gerekiyormuş.” Körlere bakıyor, durdukları yerde biraz daha sıkışmalarına yol açarak.
“Al bakalım abicim,” diyor Dr Sayko, yüzünde alaycı bir gülüşle. “Noolacak görelim. Kamera şakası ha! Ben de bunları dava etmezsem Dr Sayko demesinler bana. ”
“Demek kör değildi bu ibneler,” diyorum ben de aynı tarz bir sırıtışla. “Ekipten bunlar kesin. Baksana nasıl da rol kesiyorlar.”
“Efendim, lütfen,” diyor çoban.
İmzalıyorum kağıdı. Çoban koyunların ipini elime tutuşturup köşeye seğirtiyor hemen. Elindeki değneği sırtlarına indire indire, bağrışan, inleyen körleri sürüp götürüyor kahvenin dışına ve ne mekanın sahibi ne de garsonlar bir şey diyor buna. Yerlerimize oturuyoruz gözümüz hâlâ kapıda. Önümüz arkamız, sağımız solumuz melemelerle doluyor. O sırada başka bir ses de karışıyor aralarına. Çıngır çıngır çıngır, diye iniyor koyunlar bilgisayarıma.
“Aaa, geldi lan koyunlar,” diyorum.
“Aaa, harbiden lan,” diyor Dr Sayko. “Kağıdı imzalamanı bekledi demek asobrain.”
“Çok organize bir şaka bu. Büyük oynuyorlar doktor. Kesin büyük bir kanalda yayınlanacak.”
“Kamera yokken ne varmış?” diyor Dr Sayko. “Gölge oyunu şakası mı yapıyorlarmış?”
“Kamera şakası yapanlara kamera şakası yapan bir ekip kurmak lazım,” diyorum. “Kumpasa aldıkları adamların hepsinin kalpten gittiğini düşünsene bir bir.”
“Ben şeyi anlamıyorum,” diyor Sayko. “Bir tip şaka yapılırken delirip etraftaki herkesi vuruyor mesela. Şakayı yapanlar değil midir suçlu? Onlar adama ilişmese, o kafede oturup güzel güzel kahvesini içecek ama bu yavşaklar gelip çomağı sokuyorlar. Yanlış mıyım?”
Melemeye devam ediyor koyunlar biz konuşurken. Bir tanesi tos vuruyor sandalyeme. Garson da o anda bitiyor tepemizde. “Abicim, müşteriler rahatsız oluyor, koyunlarınızı alıp…”
“Bizim koyunlarımız değil onlar,” diyor Dr Sayko. “Şaka yapıldı muhtemelen.”
“Neyse ne,” diyor garson. “Dışarıya çıkartırsanız çok seviniriz. Lütfen.”
“Kardeşim, biz niye çıkarıyoruz,” diyorum ben de. “Bir herif geldi, koyunları yanımıza bıraktı diye onlardan mesul değiliz ki! Siz çıkarın. İşimiz gücümüz var bizim.”
“Beyefendi, kağıdı imzaladığınızı gördük,” diyor garson efendiliğini bozmadan. “Lütfen dışarı çıkaralım onları. Otlağa salın, yine gelin buraya.”
“Ne otlağı bilader, kafayı mı yedin sen,” diyor Dr Sayko. “Taksim’de otlak ne arasın?”
“Götürün mutfağa pişirin işte,” diyorum ben aksi. “Hem siz kazançlı çıkın hem biz.”
Kafenin sahibi de geliyor kırıtarak. “Beyler, anlayışlı olacağınızı umuyoruz,” diyor hoş bir gülüşle. “Buraya köpek bile almıyoruz. Değiş tokuşlar dışarıda yapılıyor.”
“Bunların hepsi delirmiş abicim,” diyor Dr Sayko. “Hadi çıkalım.”
“Ne yani,” diyorum şüphe içinde. “Kamera şakasını sürdürmelerine izin mi vericez?”
“Kamera mı?” diyerek hayretle duvarlara bakıyor kafenin sahibi ve garson.
“Artistik yapmayın be!” diye bağırıyorum elimin tersini sallayarak. “Siz de bu işin içindesiniz, enayi mi sandınız bizi!”
“Boşver abicim. Ne olcaksa olsun,” diyor Dr Sayko. “Hadi gel.”
“Yine bekleriz efendim, bu seferlik de böyle olsun, siz de biraz anlayış gösterin,” diyor kafenin sahibi kendini hafif toplayarak. “Celal, yardım et yavrum abilere.”
Koyunlar çevremizi sarıyor. Sanki bizi tanıyorlar.
“Püürs,” diyor Dr Sayko, laptopunu çantasına tıkıştırmaya çalışırken. “Hay anasını, çekilsenize len.”
“Ben de bu koyunların hepsini pişirtmezsem bugün,” diyorum ben de üstümü başımı giyinirken. “Nasıl olsa kağıt imzaladılar. Al babayı geri alırlar.” Bir tekme patlatıyorum kıçımı tosup duran benekliye. “Siktir git lan eşşeoğlueşşek!” Kafasını eğiyor hemen.
“Hadi abicim hadi,” diyor Dr Sayko iplerini eline dolayıp ilerlerken. Bana tos atamadan yürümek zorunda kalıyor yavşak koç.
Hep beraber, gülüşüp duran kafe sakinlerinin alaycı bakışları eşliğinde dışarı çıkıyoruz. Beş adım anca atıp duruyor ve dumur olmuş bir şekilde çevremize bakıyoruz. Güneş ufka doğru alçalırken ve bir rüzgar sararmış otları denize doğru yatırırken bir yamaçta durmuş, karaya hıncı varmışçasına kabarmış dalga dalga gelen denize bakıyoruz.
“Nerdeyiz lan?” diye korkuyla bağırıp arkasına dönüyor Dr Sayko ve bir çığlık daha patlatıyor. Ben de aynısını yapıyorum, kafamı çevirip kafenin ortadan yokolduğunu görünce. Bir şey diyemiyor, aval aval izliyorum Dr Sayko’nun delirmiş gibi yamaçtan aşağı koşuşunu. Koyunlar neşeyle çevreye dağılıp otlamaya girişiyorlar. Belki tekrar görünür diye bir süre kafenin durması gerektiği yeri kestikten sonra ben de iniyorum Sayko’nun yanına. Yar aşağıdaki kayalara doğru dimdik iniyor. Temiz hava ciğerlerime doldukça bayılacak gibi oluyorum. Saçlarımız uçuşurken birbirimize bakıyoruz sonunda.
“Bu da mı şaka acaba?” diyor Dr Sayko söylediğine kendisi de inanmazken.
Şaaak, diye bir tokat atıyorum ona. Bir an sallanıp gözlerini kırpıştırıyor. “Niye vurdun be?” diyor ardından.
“Rüya mı diye şeyettim,” diyorum ve o da bana vuracakken geriye kaçıyorum. “Ne var oğlum!”
“Rüya testi çimdikleyerek yapılır,” diyor büyük bir öfkeyle.
“Tamam oğlum,” diye sallıyorum başımı. “Şaşırmışım, büyütme.”
Dönüp yine denize bakıyor. Konuşacak gibi oluyor ama sıkıntılı bir yutkunmayla içine atıyor kafasındakileri.
“Naapıcaz şimdi ya!” diyorum sıkıntıyla.
O an bana dönüyor Dr Sayko birden. Gözlerindeki delice ışıltıya anlam vermeye çalışırken konuşuyor: “Anlamıyor musun abicim,” diyor şevkle. “Tanrı sonunda istediğimizi verdi işte. Büyük bir armağan bu.”
“Nasıl yani?”
“Nasıl mı? Şaka ediyor olmalısın abicim. Asos masos diye konuşup duruyorduk, işte, al sana Asos!” Koşturup dört bir yanımızı çevreleyen otlakları işaret ediyor kolunu savurarak. “Altımızda deniz, yukarımızda çayırlar. Her yan taş. Kulemizi de yaparız. Koyunlarımız da var artık. Bundan büyük armağan mı olur? Tanrı, yeni bir yaşam kurmamız için gönderdi bizi buraya.”
Dudaklarım büzüşüyor. Kalbim bir garip atıyor.
O çılgın bir mucit gibi bir oraya bir buraya atıyor kendini ve eliyle her seferinde bir başka yeri işaret ediyor: “İşte, şuraya da ahırı koyduk mu… Evet. Bak. Evi şu yükseltiye çıkıcaz, en güzeli bu. Şu arka tarafı da ekip biçtik mi, ohooo…”
Yaşlar gözlerimden oluk oluk iniyor aşağıya. Üstüme çullanan duygu seliyle başedemiyorum. “Öyle mi diyorsun gerçekten,” lafları zar zor çıkıyor ağzımdan.
“Öyle tabi!” diye bağırıyor Dr Sayko.
Durup göğsümüz körük gibi inip çıkarken ve huşu içinde ufka kilitlenmişken soruyorum: “Torpido Kafa’yla karım noolacak?”
“Söyledi ya çoban,” diyor kendinden emin. “Kapılar açılıyormuş. O zaman alırız onları. Gamlı’yla Hulk’u da… Biz girmeyiz içeri ama. Bir not göndeririz olur biter. Bi de bu cennetten olmayalım sonra. Yanlış mıyım abicim?”
Otlayan koyunlara bakarken kafamı sallıyorum düşünceli. “Sonunda be,” diyorum. “En sonunda bizi de gördü Tanrı.” O sırada gözüm çeliniyor. Kımıldayan bir şeyler var aşağı tarafta. Başımı hızla çevirip bakıyorum ve birilerinin ileride, deniz kıyısında bize doğru koşturduğunu farkediyorum.
“Birileri var orada,” diyorum ne olduğunu anlamaya çalışırken.
“Köy falan da var demek yakında,” diyor Dr Sayko, az önce söylediklerini destekleyen bir şeyler bulmanın keyfiyle. “Ohoo. Hayat çok kolay o zaman burda be. Ha ha ha.”
“En az on kişiler, anırırcasına bağırıyorlar koştururken,” diyorum keşfettiğim her detayı paylaşarak. “Ellerinde kılıçlar da var. Bizi işaret ediyorlar gibi geldi bana…”
“Üstlerindeki kıyafetler de bir garip,” diyor Dr Sayko. “Savaşçı gibi. Film falan çekiliyor galiba bir yerlerde.”
“Eski çağlarda, savaşçı giysilerinin tanıtımı için defile yapılıyor muydu acaba?” diye soruyorum.
Herifler korkutucu çığlıklar atarak bayırı tırmanıyorlar. Koyunlar tırsıp yavaştan uzaklaşıyor bölgeden.
“İnsanlar birilerini korkutmak için niye bağırırlar ki?” diyor Dr Sayko. “Yanlarında kırmızı bir şey taşıyıp, kızdıklarında sallasalar, boğazlarına da zarar vermemiş olurlardı.”
“Kaçsak mı acaba?” diyorum hafif kuşkulu.
“Bilmem ki?” diyor Dr Sayko.
Adamlar bayırın yukarısına tırmanıp böğürerek bize baktıklarında, zaten farketmeden yirmi otuz metre gerilediğimizi anlıyoruz ve o korkunç yüzleri görünce de artık düşünecek bir şey kalmıyor. Topuklarımız kıçımıza vurarak koşturmaya başlıyoruz.
“Kafe ne taraftaydı be?” diye soruyor Dr Sayko.
“Iııh ııh, ıhı,” diye ilerlemeye gayret ederken cevap vermeye çalışıyorum. “Ne bileyim oğlum.”
“Kamera şakası devam ediyor herhalde,” diyor o. “Anlamalıydık.”
“Evet, çok büyük organizasyon bu.”
“Hay sikiyim, kesildim.”
“Sigara içmenin zararları,” demeye çalışıyor ama nefesim kesildiği için beceremiyorum.
Ayaklarıma bir şeylerin dolandığını hissediyor ve yeri boyluyorum o anda. Ellerimi koysam da kütürk diye koyuyor kafam çimen kaplı toprağa. “Aaah,” diye bağırıp yuvarlanırken Dr Sayko’nun da mal gibi düştüğünü görüyorum. Üç toplu ip canımıza okuyan. Heriflerin bizi çevrelemesi uzun sürmüyor. İki metreye yakın vücutları bir hayli kıllı. Pazuları mütevazi kum torbalarını andırıyor. Dişleri sivri. İğrenç bir şekilde gülüyorlar.
“Ağbicim, tamam, yeter artık, bu ne biçim kamera şakası. Kalpten gidersek ne olacak?” diye bağrınıyor Dr Sayko.
Ben sadece ağlıyorum sinirden. Aralarından bir tanesi bir tekme atıyor kafama ve aklım şaşıp gülüyorum bu sefer.
Kaşlarından kolaylıkla yün kazak örülecek bir tanesi Dr Sayko’yu boynundan kavrayıp bir kedi yavrusu gibi havaya kaldırıyor. Elinde yükseliyor bir balta.
Fosur posur foşş, diye sesler geliyor vücutlarımızdan. Alttan üstten dolduruyoruz ama burunlarını bile kapatmaya tenezzül etmiyor zebaniler.
Balta ulaşabileceği en yüksek noktaya varıp parlıyor.
"Ağbiler, bokunuzu yiyim yaa. Naaptık biz size?” diyor Dr Sayko kamera şakası varsayımından sonunda vazgeçerek.
“Yaa yaaa, nooluyo yaaa,” diye salya sümük heriflere bakınıyorum ben.
Ve o sırada bir ses havayı kaplayıp sanki zamanı durduruveriyor.
“Siktirin gidin lan şurdan, hooşt, Allahsız herifler siziii!”
Adam bırakınca Dr Sayko göt üstü oturuyor yere ve ikimiz de köprüaltı çocuklarının şişmiş gözleriyle sesin kimden çıktığını anlamaya çalışıyoruz.
“Uleeen! Kime diyom, ananızı avradınızı sikecem şimdi haa, yürüyün laaan!”
Cemal bu! Garson Cemal! Gülmeye çalışıyorum. Çamura bulanmış yüzümde, dişlerim aradan fırlıyor mu bilmiyorum.
“Garson!” diyor Dr Sayko sayıklar gibi.
Cemal de yıldırım gibi iniyor bu arada bayırdan aşağı. Elinde bir değnek var. Tekme tokat, değnek, tükürük, Allah ne verdiyse girişerek dalıyor vahşilerin arasına ve onlar daha önceden de bu yağız delikanlıyı tanıdıklarını çığlıklarıyla belli ederek kaçmaya girişiyorlar. İki dakika geçmeden hepsi bayırdan aşağı inip toz oluyor. Cemal geri dönüp tepemizde duruyor.
“Ağbiler, atkıyı unutmuşsunuz da ondan geldim. Bu herifler rahatsız etti sizi galiba,” diyor içler acısı halimizi görmezden gelircesine. “Yeni peydahlandılar Catan’da. Eskiden sessiz sakin bir yerdi burası.”
Bakıyoruz ikimiz de.
“Bu atkı bizim değil,” diyor Dr Sayko.
Kafamı sallıyorum evet anlamında. “Hı hı, bizim değil atkı.”
Cemal’in arkasından tıpış tıpış yürüyüp kafeye geri dönerken çoban on köstebeği sürerek gelip önümüzde duruyor. “Alıcıları bulamadım. Gittiler galiba. Yarına kadar kafede bekleseler olur mu bunlar Cemalim?” diye soruyor garsona.
“Naapalım, gelsinler madem,” diyor Cemal. Sonra havaya bakıyor. “Kapılar kapanacak az sonra,” diyor yüzünü buruşturarak.
İçeri giriyoruz hep beraber. Köstebekler körlere dönüşürken biz de lavabonun yolunu tutuyoruz üstümüzü başımızı temizlemek üzere…
Nasıl yapacaksak!
09 Ocak 2009 Cuma
Cep Telefonları ve Fısıltılar
Dr Sayko’yla kampüsten çıkmış Karaköy’e doğru yürüyoruz. Sokağa kadar inen bulutların içinde gidiyor kafalarımız çoğunlukla. Basınç resmen vücuda gelmiş; arkadan yaklaşıp şakaklarımızı, omuzlarımızı falan sıkıştırıp kaçıyor. Kadınlar deodorantlarını çıkarmış pis havayı kovmaya çalışırken aklıma bir şey geliyor.
“Dünyada niye mavi cilde sahip bir insan yok acaba? Evrimin bu kadar renksiz olması normal bir şey mi sence?”
“Ben de niye sadece bir kafamız ve tek bir beynimiz olduğunu düşünüp dururum,” diyor Dr Sayko. “Yetmeyeceği belli işte.”
“Şey de garip,” diyorum. “Niye erkek kadın ayrımı olsun ki? İnsanlar hem dişi hem erkek olamaz mıydı?”
“Sanki işler karışırdı o zaman biraz,” diyor Sayko garip bir bakışla.
“Yanlış anlama,” diyorum hemen. “Öyle bir şey istediğimden söylemedim yani. Evrimi şaapıyordum, ondan şey oldu.”
Şişko, koca dudaklı bir kadın yaklaşıyor yanımıza. Delice bir gülüş var yüzünde. Selam verecek gibi dursa da öyle yapmıyor. Önce Sayko’ya sarılıp iştahla öpüyor, sonra da benim üstüme atlıyor. Şappırt, diye bir ses çıkıyor o koca dudaklara sıkıca çekilen sağ yanağımdan.
“Merhaba,” diyorum çekinik. Kim olduğunu çıkarmaya çalışıyorum bir yandan. Bir adım geriye çekilmiş dudaklarını yalıyor kadın ve sanki bir sonraki hamlede hangimizi öpeceğini belirlemek istiyormuş gibi bir Sayko’ya bir bana bakıp duruyor. Duymazdan geliyor sorumu.
“Tanıyor musun?” diyor Sayko bana bakarak.
“Yoo,” diyorum ve tam da o anda seçimini yapıyor boyaya batmış süslü şişko. Vücudundan beklenmeyecek bir çeviklikle Dr Sayko’nun üstüne atılıp yapışıyor. Bu sefer hedefi dudaklar. Kaçmaya çalışıyor Dr Sayko. Kadının yüzünü tüm gücüyle ittiriyor ama nafile. Yere yuvarlanıyorlar beraber. Naapacağımı bilemiyorum. Nefes alamadığı belli Doktor’un, burnunu engelleyen şiş yanaklardan. Debeleniyor. Öne hamle yapıp bacağımı son hızla indiriyorum bu tecavüzcü şişkonun tam kıçına ama beklediğim gibi bağırmıyor. Şlop diye ayağım götüne batıyor ve sıkışıp kalıyor orada. “Hassiktir,” diye bağıran ben oluyorum hafif korkmuş olarak ve durmuş bizi izleyen güruhtan yardım isteyeyim mi, diye düşünüyorum. Ama öküz gibi güldüklerini görünce vazgeçiyorum. Bacağımı bir kez daha çekmeye çalışınca götümün üstüne oturuyorum dengemi kaybedip. Dr Sayko daha zavallı durumda. Nefes alamadığı için mosmor ve duyguları rencide olduğu için de ayaklarını kollarını sallayıp duruyor. Uzanıp saçını yakalamaya çalışıyorum kadının, fakat ne zamandır spor yapmadığım için kütükleşmiş vücudum bir türlü esnemiyor. Belki de zor durumda olan ben olmadığım için hafif kaçıyorum eziyete girmekten. Dr, delice bir çabayla kadının her yanına yapışıp çekiştiriyor ve ittirmeye uğraşıyor. Saçları o da akıl ediyor tabi ki. Ama nafile. Zarar vermeden dolaşmaya başlıyor bir süre sonra elleri kadının kafasında. Sanki kaderine boyun eğmişte tecavüzden zevk alıyormuş gibi. Duraklıyor sonra birden. Bir şey arıyor. Evet, yakalıyor. Ve çekiyor.
Pıss, diye bir ses çıkıyor kadının kafasından. Bir çığlık atarak, şak diye yükseliyor Sayko’yu öpmeyi bırakıp. Ayağım hala götünde olduğu için ansızın öne çekiliyor ve yerlerde bir şeye tutunmaya çalışıyorum. Çünkü havayı delicesine bir sesle dışarı verirken bir balon gibi uçup gitmeye çalışıyor kadın. Tıpa mı vardı yani başında? Şişko değil artık. Tutacak bir şey bulamadığım için yükseliyorum. Yarım metre yukarıya kadar çıkıyor kafam. “Anasını, imdaaat!” diye bağırıyorum ve tam da o anda çıkıyor ayağım saplandığı yerden. Ben yere çakılırken kadın da sönerek Fındıklı sırtlarına doğru uçup gidiyor.
Yerde bir süre soluk alıp veriyoruz. Ardından kalkıp üstümüzü başımızı silkeliyoruz.
“Bu neydi şimdi?” diye soruyor Dr Sayko.
“Bunu sadece tanrı bilebilir,” diyorum.
Yürümeye başlıyoruz kafamızda sorularla. “Püü,” diye elini suratımıza doğru sallayıp tükürüyor seyirci grubundan bir yaşlı.
“O da mı balon sence?” diyor Dr.
“Olabilir,” diyorum.
Hakikaten de yavaş yavaş yükseliyor adam kalabalığın arasından. Ve sonra diğerleri. Gökyüzü balondan insanlarla kaplanırken biz ilerlemeye devam ediyoruz.
“Böyle bir sahneyi rüyamda gördüğüm bir rüyanın içinde, bir rüya havuzunda bakirelerin rüyalarını izleyen bir adam anlatmıştı bana,” diyor Dr Sayko.
“Geçende teyzemin falında da çıkmıştı,” diyorum ben de. “Havada küçücük yüzlerce balonlar gördüğünü, bunların kısmet olduğunu söylemişti.”
“Ne kısmet ama!” diyor Sayko ve tam da o anda ters dönen insanların ceplerindeki paralar yağmur gibi iniyor üstümüze.
“Ha ha haa!” diye gülüyorum. “Gördün mü bak!”
“Hay sikiyim,” diyor o, nasıl olduysa hep onun kafasına düşen madeni paraları kovalamaya çalışırcasına elini kolunu sallarken. Durup bakıyor sonra. “On kuruş, elli kuruş, topla topla bitmez be.”
“Damlaya damlaya göl olur oğlum,” diyorum. “Az laf çok iş. Başlayalım hemen.”
Diyorum ama arkamızdan yükselen uğultular yüzünden işe koyulamadan dönüp bakıyoruz ve hakikaten de, çizgiromanlarda olduğu gibi saçlarımız havaya dikiliyor. Ve bir saniye bile beklemeden kaçıyoruz oradan. Çünkü yüzbinlerce insan paranın kokusunu almış, tramvay yolundan, arabaların yanından üstünden her bi tarafından deli gibi oraya koşturuyor. Üstelik bunlar balon da değil. Aç ve işsiz kahvede oturan heriflerin yırtıcı kadınları. Uçacak kadar puştluk düşünememiş, gün boyu bulgur hesabı yapmış olanlar.
Ceplerimiz boş kafamız da boş, bir tek ağzımız dolu Tophane’nin önünde buluyoruz kendimizi.
“Tam bu saatte, buradan domuzlarla dolu bir tramvay geçtiği söyleniyor,” diyor Dr Sayko. “Bekleyip bakalım mı gerçek mi diye.”
“Yaa bırak,” diyorum, ellerinde tüfeklerle orada durmuş bir iki avcıyı süzerek. “Bir an önce çıkıp bir şeyler içelim. Sinirlerim gerildi benim bu olaylardan.”
“Tamam bilader, sakin ol,” diyip yürüyor Dr Sayko benimle beraber.
“Sayıların gizemi diye bi şeyden bahsediyorlar ya,” diyorum. “Amma palavra ha. Ulan o zaman matematik derslerinde ne gizemler çözülürdü.”
“En büyük gizem iki kere ikide,” diyor Dr Sayko. “Sonunda illa dört diye bitirip gizemini yoketmeye çalışıyorlar.
“Şu sokak numarasına bak,” diyorum sonra. “111.1. Ne gizemi var bunun. 11 kere söyleyince mi bir şey oluyor? Yüz on bir nokta biiir!”
“Biir,” diye bağırdıkları duyuluyor insanların evlerinden ve dükkanlarından. Ve sessizlik geliyor ardından. Sanki tüm sokak ikinci seferi bekliyor…
“Susalım istersen,” diyor Dr Sayko yutkunarak.
“Hımm,” diyorum şüphe içinde. “Neyse, inanmıyorum ben gizeme falan.”
“Dur abicim,” diye bağırıyor o sırada birden Dr Sayko.
Duruyorum ben de. Ve paat, diye patlıyor önümüzde intihar eden bir adamın bedeni. Derin bir nefes alıyorum hemen. Üstünden atlarken kan tutmasın diye gözlerimi kapatıyorum.
“Rüyamda bunu da görmüştüm Allahtan,” diyor Dr.
“Peki bunu da görmüş müydün?” diye bağırıp el işaretini çakıyorum suratına.
Bakıyor garip bir şekilde. Bozulmuş değil de şaşırmış gibi. “Demek gördün diyorum.”
O esnada da telefonlarımız çalıyor. İkimizin birden.
“Buyrun,” diyorum. Ama tam da o an aşağı taraftan gelen silah sesleri karşımdakinin cevabını duymamı engelliyor. Şangır şungur indiği anlaşılıyor bir yerlerin camlarının. Acı çekiyor bir şeyler hork gork diye homurdanarak. Kapatıyorum açıktaki kulağımı. “Affedersiniz, duyamadım ne dediğinizi.”
“Önemli değil,” diyor etkileyici bir ses. “Şimdi beni iyi dinle.”
“Kimsiniz?”
“Söyliycem bi dakka.”
“Bankadan arıyorsanız şu anda sizin kampanyalarınızı dinleyecek halim yok.”
“Yaa kardeşim, bi dinlesene.”
Sinirli tavrı bende de gıcık yapıyor. Öfkem bir anda yükseliyor beynime kadar. “Dinlemezsem noolur!” diyorum gardımı alarak. Dr Sayko’ya bakıyorum bi de. O da kafasını sallıyor sinirli sinirli. Hemen hemen aynı triplerde olduğumuzu görüyorum.
Gülüyor o an tip yalak bir şekilde. “Lütfen,” diyor. “Çok önemli bir şey söyliycem.”
“Söyle bakalım,” diyorum delikanlı tavrımı bozmadan.
“Ben şeytanım ve senden çok önemli bir şey istiycem. Karşılığını da kat be kat alacaksın.”
“Hadi yaa.”
“İnanmadın mı?”
“Yanıma gelip kuyruğunu kıçına sokarsan inanırım.” Sayko’ya gülerek bakıyor, bir el işaretiyle telefonda bir manyakla muhattap olduğumu anlatmaya çalışıyorum.
“Telefona bak şimdi,” diyor.
“Bakmazsam ne olur.”
Derin bir nefes veriyor sıkıldığını göstererek. “Lütfen. Şu formaliteleri hemen aşalım da konuya gelelim istiyorum.”
“Peki,” diyorum ve kadranda yüzünü görünce donuma doldurmamak için sıkıyorum her tarafımı. Telefonu elimden atmak istesem de bir şey buna karşı geliyor.
“Ekrana sahte görüntü yansıttın falan dersin sen şimdi. Yaklaştır telefonu yüzüne.”
Sesim titriyor. “Yaklaştırmazsam noolur?”
Bir şey demiyor. Sadece kısa bir gülüş duyuluyor. Ben de inadı sürdürmüyorum. Merak baskın geldiği için söylediğini yapıyorum ve bir dil yanağımı sıcacık yalayıveriyor telefonu dayadığım anda. İğrenerek uzaklaştırıyorum kendimden ve vızıltıya yakın bir ses geliyor oradan “Şimdi inanmışsındır herhalde.”
Tekrar kulağıma getiriyorum telefonu. Telefondan dil çıkıp yalarsa, hah bu şeytandır demek biraz saçma gelse de bu türden ayrıntıları sorgulamanın işin vehametini azaltmayacağını bilerek soruyorum: “Ne istiyorsun?”
“Dr Sayko’yu öldürmeni,” diyor. “Dur, hemen hayır deme, ne teklif edeceğimi bir dinle.”
Kapatıyorum telefonu sinir içinde. Dönüp Sayko’ya bakacakken onun da telefonunu kapattığını ve kaçamak bir bakış attığını görüyorum bana. Yüzlerce fikir dört bir yönden gelen küçük dalgalar gibi birbirine çarpıyor beynimde. Diyorum ki içimden, aynı anda çaldı telefon, o da şeytanla konuştu. Evet, muhakkak öyle oldu.
“Kimdi arayan?” diye aynı anda soruyoruz.
Gülüyorum ve “Bankadan,” diyorum önemsemezmiş gibi. “Seninki?”
“Web işi. Yarın teslim etmem lazım da…”
Vay ibne diyorum içimden. Kesin yalan söylüyor. Ama ben de söyledim. Yani kötü bir niyeti yoktur belki. Benim gibi. Canımı sıkmak istememiştir. Sonra aklıma şu boktan fikir düşüyor. Ya ona da aynı teklifi yaptıysa peki? Benliğim nasıl yani, diyor. Kendisini mi öldürecek? Hayır yahu, diyorum sinirle. Beni öldürmesini teklif ettiyse yani. Eee. Ne eesi be. Kabul etmiş olamaz mı? İşte böylece yürüyoruz yukarıya doğru. Tüylerim havada ve midem iğrenç bir şekilde kasılmış.
“Abicim,” diyor o. “Hani iki telefonu çaldırıp mısır patlatıyorlar ya. On telefonu piknikte ateş yaktığımız dallar gibi çatıp üstüne tavuk koysak pişirebilir miyiz mesela?”
O konuşmaya başladığında irkildiğimi farketti mi anlayamıyorum yüzünden. “Az önce telefonumuz aynı anda çaldı, ordan mı aklına geldi?”
“Hee,” diyor tereddüt kokan bir bakışla. “Ne tesadüf di mi?”
Ve yine çalıyorlar! Tesadüfe bak. Hemen açıyorum. Sanki bir saniye daha hızlıyım Dr Sayko’dan.
“Teklifimi duymak ister misin?”
“Hımm. Eee… Bilmem…”
“Dinle. Asos’ta taş bir konak. Dışında bir kule, yine taştan. Sahilde bir tekne. Bankada da bir milyon euro.”
“Yok,” derken sesim titriyor. Ama kendimi toparlayıp bağırarak söylüyorum son lafı. “İlgilenmiyorum!” İrkiliyor yanımızdan geçenler.
Telefonu kapatır kapatmaz hızla Dr Sayko’ya bakıyorum. O da aynı şekilde bağırıp bana dikiyor gözlerini.
“Yine mi banka?” diyor.
Kafamı sallayıp, onun da yine web şirketinden aradılar, deyişini izliyorum. Dudak hareketleri yavaşlayıp tek tek söylüyor her harfi. Güvenme ona, diye bağırıyor birden benliğim. Fakat bu sefer ben karşı çıkıyorum. Bağırarak reddetti ya bir şeyleri, diyorum. Ne biliyorsun önce kabul edip sonra sana artistik yapmadığını, diye soruyor. Verecek bir cevap bulamıyorum. Gözlerim kısılıyor. Şüphe ve öfke beynimde nereye gideceğini bilemez bir hortum gibi dönüyor.
Tekrar çalıyor telefonlar. Hemen açıyoruz.
“Bak,” diyor şeytan. “Sen onu öldürmezsen o seni öldürecek. Bu işten kazançlı çıkmak varken neden…”
Kapatıyorum. Ama Dr Sayko beni taklit etmiyor bu sefer. Biraz daha dinleyip bir şeyler geveliyor ağzında. Yoldan araba geçtiği için duyamıyorum bir şey. Gülerek dönüyor telefonu kapattıktan sonra.
“Bi rahat bırakmıyolar be. Çok beğenmişler diğer şirkete yaptığım işi.”
“Yaa yaa, öyledir,” diye mırıldanıyorum.
“Ne dedin abicim?”
“Hiç bi şey.”
Kaçamak bir bakıştan sonra tekrar yola düşüyoruz. Bir daha arıyor şeytan. Sadece teklifini arttırmakla kalmıyor, az sonra Sayko’nun bir yere uğraması gerektiğini söyleyerek yanımdan uzaklaşacağını söylüyor. Arkadaşa güvenmek ha, diyor, çok safsın. Ve biraz ileride, bir taşın altına silah koyduğunu, almamın sağlığım açısından oldukça hayırlı olacağını anlatıyor. Bu sefer o kapatıyor telefonu. Artık kafamda şüphe falan kalmıyor. Sayko’nun teklifi kabul ettiğinden emin oluyorum. Ve on saniye geçmeden “Abicim, bi beklesene, şu dükkana borcum vardı, onu kapatıp geliyorum hemen,” diyerek ne kadar haklı olduğumu suratıma vuruyor Dr.
“Tamam, burdayım,” deyip o içeri girene kadar bekliyorum ve hemen sonra koşturup on metre ilerdeki taşı kaldırıyorum. Gerçekten de bir silah duruyor orada. Pantalonumun arkasına koyup geri dönüyorum hemen. Ellerim cepte, ıslık çalarak kitapçının vitrinine bakıyorum. Geliyor Sayko yüzü allak bullak. Gülmeye çalışıyor ama beceremiyor. Telefonlarımız çalıyor yine o anda. Yol bomboş. Konuşma duyulmasın diye arkamızı dönüyoruz birbirimize.
“Alo!”
Ve ansızın, hiç beklemediğim bir şekilde bağırıyor Şeytan. Hem benim hem Sayko’nun telefonundan yükseliyor sesi. “Ateş ediyor!”
Müthiş bir panikle dönmeye ve arkadan silahı çekmeye çalışıyorum. Dr Sayko’nun da pörtlemiş gözlerini yamulmuş ağzını görüyorum aynı anda. Tabanca elime oturuyor. Hızla öne geliyor kolum. Karnım kasılıyor. Sayko’nun da eli havada çünkü. Biraz daha hızlı, diye bağırıyor benliğim. Yükselen elimi gözlerimle takip edip tam zamanında basıyorum tetiğe. O da basıyor.
Ve silahlardan çıkan tazyikli su yüzümüzde patlıyor. Duramıyoruz. Basmaya devam ediyoruz tetiğe. Saniyeler yavaş yavaş akıyor. Üstümüz başımız sırılsıklam, Allahımız kaymış olarak gözlerimizden süzülen yaşlar tabancanın suyuyla karışırken Şeytan deliler gibi gülüyor telefonlarımızdan….
“Ulan ne adamlarsınız be!” diye bağırdığını net bir şekilde duyabiliyorum…
“Dünyada niye mavi cilde sahip bir insan yok acaba? Evrimin bu kadar renksiz olması normal bir şey mi sence?”
“Ben de niye sadece bir kafamız ve tek bir beynimiz olduğunu düşünüp dururum,” diyor Dr Sayko. “Yetmeyeceği belli işte.”
“Şey de garip,” diyorum. “Niye erkek kadın ayrımı olsun ki? İnsanlar hem dişi hem erkek olamaz mıydı?”
“Sanki işler karışırdı o zaman biraz,” diyor Sayko garip bir bakışla.
“Yanlış anlama,” diyorum hemen. “Öyle bir şey istediğimden söylemedim yani. Evrimi şaapıyordum, ondan şey oldu.”
Şişko, koca dudaklı bir kadın yaklaşıyor yanımıza. Delice bir gülüş var yüzünde. Selam verecek gibi dursa da öyle yapmıyor. Önce Sayko’ya sarılıp iştahla öpüyor, sonra da benim üstüme atlıyor. Şappırt, diye bir ses çıkıyor o koca dudaklara sıkıca çekilen sağ yanağımdan.
“Merhaba,” diyorum çekinik. Kim olduğunu çıkarmaya çalışıyorum bir yandan. Bir adım geriye çekilmiş dudaklarını yalıyor kadın ve sanki bir sonraki hamlede hangimizi öpeceğini belirlemek istiyormuş gibi bir Sayko’ya bir bana bakıp duruyor. Duymazdan geliyor sorumu.
“Tanıyor musun?” diyor Sayko bana bakarak.
“Yoo,” diyorum ve tam da o anda seçimini yapıyor boyaya batmış süslü şişko. Vücudundan beklenmeyecek bir çeviklikle Dr Sayko’nun üstüne atılıp yapışıyor. Bu sefer hedefi dudaklar. Kaçmaya çalışıyor Dr Sayko. Kadının yüzünü tüm gücüyle ittiriyor ama nafile. Yere yuvarlanıyorlar beraber. Naapacağımı bilemiyorum. Nefes alamadığı belli Doktor’un, burnunu engelleyen şiş yanaklardan. Debeleniyor. Öne hamle yapıp bacağımı son hızla indiriyorum bu tecavüzcü şişkonun tam kıçına ama beklediğim gibi bağırmıyor. Şlop diye ayağım götüne batıyor ve sıkışıp kalıyor orada. “Hassiktir,” diye bağıran ben oluyorum hafif korkmuş olarak ve durmuş bizi izleyen güruhtan yardım isteyeyim mi, diye düşünüyorum. Ama öküz gibi güldüklerini görünce vazgeçiyorum. Bacağımı bir kez daha çekmeye çalışınca götümün üstüne oturuyorum dengemi kaybedip. Dr Sayko daha zavallı durumda. Nefes alamadığı için mosmor ve duyguları rencide olduğu için de ayaklarını kollarını sallayıp duruyor. Uzanıp saçını yakalamaya çalışıyorum kadının, fakat ne zamandır spor yapmadığım için kütükleşmiş vücudum bir türlü esnemiyor. Belki de zor durumda olan ben olmadığım için hafif kaçıyorum eziyete girmekten. Dr, delice bir çabayla kadının her yanına yapışıp çekiştiriyor ve ittirmeye uğraşıyor. Saçları o da akıl ediyor tabi ki. Ama nafile. Zarar vermeden dolaşmaya başlıyor bir süre sonra elleri kadının kafasında. Sanki kaderine boyun eğmişte tecavüzden zevk alıyormuş gibi. Duraklıyor sonra birden. Bir şey arıyor. Evet, yakalıyor. Ve çekiyor.
Pıss, diye bir ses çıkıyor kadının kafasından. Bir çığlık atarak, şak diye yükseliyor Sayko’yu öpmeyi bırakıp. Ayağım hala götünde olduğu için ansızın öne çekiliyor ve yerlerde bir şeye tutunmaya çalışıyorum. Çünkü havayı delicesine bir sesle dışarı verirken bir balon gibi uçup gitmeye çalışıyor kadın. Tıpa mı vardı yani başında? Şişko değil artık. Tutacak bir şey bulamadığım için yükseliyorum. Yarım metre yukarıya kadar çıkıyor kafam. “Anasını, imdaaat!” diye bağırıyorum ve tam da o anda çıkıyor ayağım saplandığı yerden. Ben yere çakılırken kadın da sönerek Fındıklı sırtlarına doğru uçup gidiyor.
Yerde bir süre soluk alıp veriyoruz. Ardından kalkıp üstümüzü başımızı silkeliyoruz.
“Bu neydi şimdi?” diye soruyor Dr Sayko.
“Bunu sadece tanrı bilebilir,” diyorum.
Yürümeye başlıyoruz kafamızda sorularla. “Püü,” diye elini suratımıza doğru sallayıp tükürüyor seyirci grubundan bir yaşlı.
“O da mı balon sence?” diyor Dr.
“Olabilir,” diyorum.
Hakikaten de yavaş yavaş yükseliyor adam kalabalığın arasından. Ve sonra diğerleri. Gökyüzü balondan insanlarla kaplanırken biz ilerlemeye devam ediyoruz.
“Böyle bir sahneyi rüyamda gördüğüm bir rüyanın içinde, bir rüya havuzunda bakirelerin rüyalarını izleyen bir adam anlatmıştı bana,” diyor Dr Sayko.
“Geçende teyzemin falında da çıkmıştı,” diyorum ben de. “Havada küçücük yüzlerce balonlar gördüğünü, bunların kısmet olduğunu söylemişti.”
“Ne kısmet ama!” diyor Sayko ve tam da o anda ters dönen insanların ceplerindeki paralar yağmur gibi iniyor üstümüze.
“Ha ha haa!” diye gülüyorum. “Gördün mü bak!”
“Hay sikiyim,” diyor o, nasıl olduysa hep onun kafasına düşen madeni paraları kovalamaya çalışırcasına elini kolunu sallarken. Durup bakıyor sonra. “On kuruş, elli kuruş, topla topla bitmez be.”
“Damlaya damlaya göl olur oğlum,” diyorum. “Az laf çok iş. Başlayalım hemen.”
Diyorum ama arkamızdan yükselen uğultular yüzünden işe koyulamadan dönüp bakıyoruz ve hakikaten de, çizgiromanlarda olduğu gibi saçlarımız havaya dikiliyor. Ve bir saniye bile beklemeden kaçıyoruz oradan. Çünkü yüzbinlerce insan paranın kokusunu almış, tramvay yolundan, arabaların yanından üstünden her bi tarafından deli gibi oraya koşturuyor. Üstelik bunlar balon da değil. Aç ve işsiz kahvede oturan heriflerin yırtıcı kadınları. Uçacak kadar puştluk düşünememiş, gün boyu bulgur hesabı yapmış olanlar.
Ceplerimiz boş kafamız da boş, bir tek ağzımız dolu Tophane’nin önünde buluyoruz kendimizi.
“Tam bu saatte, buradan domuzlarla dolu bir tramvay geçtiği söyleniyor,” diyor Dr Sayko. “Bekleyip bakalım mı gerçek mi diye.”
“Yaa bırak,” diyorum, ellerinde tüfeklerle orada durmuş bir iki avcıyı süzerek. “Bir an önce çıkıp bir şeyler içelim. Sinirlerim gerildi benim bu olaylardan.”
“Tamam bilader, sakin ol,” diyip yürüyor Dr Sayko benimle beraber.
“Sayıların gizemi diye bi şeyden bahsediyorlar ya,” diyorum. “Amma palavra ha. Ulan o zaman matematik derslerinde ne gizemler çözülürdü.”
“En büyük gizem iki kere ikide,” diyor Dr Sayko. “Sonunda illa dört diye bitirip gizemini yoketmeye çalışıyorlar.
“Şu sokak numarasına bak,” diyorum sonra. “111.1. Ne gizemi var bunun. 11 kere söyleyince mi bir şey oluyor? Yüz on bir nokta biiir!”
“Biir,” diye bağırdıkları duyuluyor insanların evlerinden ve dükkanlarından. Ve sessizlik geliyor ardından. Sanki tüm sokak ikinci seferi bekliyor…
“Susalım istersen,” diyor Dr Sayko yutkunarak.
“Hımm,” diyorum şüphe içinde. “Neyse, inanmıyorum ben gizeme falan.”
“Dur abicim,” diye bağırıyor o sırada birden Dr Sayko.
Duruyorum ben de. Ve paat, diye patlıyor önümüzde intihar eden bir adamın bedeni. Derin bir nefes alıyorum hemen. Üstünden atlarken kan tutmasın diye gözlerimi kapatıyorum.
“Rüyamda bunu da görmüştüm Allahtan,” diyor Dr.
“Peki bunu da görmüş müydün?” diye bağırıp el işaretini çakıyorum suratına.
Bakıyor garip bir şekilde. Bozulmuş değil de şaşırmış gibi. “Demek gördün diyorum.”
O esnada da telefonlarımız çalıyor. İkimizin birden.
“Buyrun,” diyorum. Ama tam da o an aşağı taraftan gelen silah sesleri karşımdakinin cevabını duymamı engelliyor. Şangır şungur indiği anlaşılıyor bir yerlerin camlarının. Acı çekiyor bir şeyler hork gork diye homurdanarak. Kapatıyorum açıktaki kulağımı. “Affedersiniz, duyamadım ne dediğinizi.”
“Önemli değil,” diyor etkileyici bir ses. “Şimdi beni iyi dinle.”
“Kimsiniz?”
“Söyliycem bi dakka.”
“Bankadan arıyorsanız şu anda sizin kampanyalarınızı dinleyecek halim yok.”
“Yaa kardeşim, bi dinlesene.”
Sinirli tavrı bende de gıcık yapıyor. Öfkem bir anda yükseliyor beynime kadar. “Dinlemezsem noolur!” diyorum gardımı alarak. Dr Sayko’ya bakıyorum bi de. O da kafasını sallıyor sinirli sinirli. Hemen hemen aynı triplerde olduğumuzu görüyorum.
Gülüyor o an tip yalak bir şekilde. “Lütfen,” diyor. “Çok önemli bir şey söyliycem.”
“Söyle bakalım,” diyorum delikanlı tavrımı bozmadan.
“Ben şeytanım ve senden çok önemli bir şey istiycem. Karşılığını da kat be kat alacaksın.”
“Hadi yaa.”
“İnanmadın mı?”
“Yanıma gelip kuyruğunu kıçına sokarsan inanırım.” Sayko’ya gülerek bakıyor, bir el işaretiyle telefonda bir manyakla muhattap olduğumu anlatmaya çalışıyorum.
“Telefona bak şimdi,” diyor.
“Bakmazsam ne olur.”
Derin bir nefes veriyor sıkıldığını göstererek. “Lütfen. Şu formaliteleri hemen aşalım da konuya gelelim istiyorum.”
“Peki,” diyorum ve kadranda yüzünü görünce donuma doldurmamak için sıkıyorum her tarafımı. Telefonu elimden atmak istesem de bir şey buna karşı geliyor.
“Ekrana sahte görüntü yansıttın falan dersin sen şimdi. Yaklaştır telefonu yüzüne.”
Sesim titriyor. “Yaklaştırmazsam noolur?”
Bir şey demiyor. Sadece kısa bir gülüş duyuluyor. Ben de inadı sürdürmüyorum. Merak baskın geldiği için söylediğini yapıyorum ve bir dil yanağımı sıcacık yalayıveriyor telefonu dayadığım anda. İğrenerek uzaklaştırıyorum kendimden ve vızıltıya yakın bir ses geliyor oradan “Şimdi inanmışsındır herhalde.”
Tekrar kulağıma getiriyorum telefonu. Telefondan dil çıkıp yalarsa, hah bu şeytandır demek biraz saçma gelse de bu türden ayrıntıları sorgulamanın işin vehametini azaltmayacağını bilerek soruyorum: “Ne istiyorsun?”
“Dr Sayko’yu öldürmeni,” diyor. “Dur, hemen hayır deme, ne teklif edeceğimi bir dinle.”
Kapatıyorum telefonu sinir içinde. Dönüp Sayko’ya bakacakken onun da telefonunu kapattığını ve kaçamak bir bakış attığını görüyorum bana. Yüzlerce fikir dört bir yönden gelen küçük dalgalar gibi birbirine çarpıyor beynimde. Diyorum ki içimden, aynı anda çaldı telefon, o da şeytanla konuştu. Evet, muhakkak öyle oldu.
“Kimdi arayan?” diye aynı anda soruyoruz.
Gülüyorum ve “Bankadan,” diyorum önemsemezmiş gibi. “Seninki?”
“Web işi. Yarın teslim etmem lazım da…”
Vay ibne diyorum içimden. Kesin yalan söylüyor. Ama ben de söyledim. Yani kötü bir niyeti yoktur belki. Benim gibi. Canımı sıkmak istememiştir. Sonra aklıma şu boktan fikir düşüyor. Ya ona da aynı teklifi yaptıysa peki? Benliğim nasıl yani, diyor. Kendisini mi öldürecek? Hayır yahu, diyorum sinirle. Beni öldürmesini teklif ettiyse yani. Eee. Ne eesi be. Kabul etmiş olamaz mı? İşte böylece yürüyoruz yukarıya doğru. Tüylerim havada ve midem iğrenç bir şekilde kasılmış.
“Abicim,” diyor o. “Hani iki telefonu çaldırıp mısır patlatıyorlar ya. On telefonu piknikte ateş yaktığımız dallar gibi çatıp üstüne tavuk koysak pişirebilir miyiz mesela?”
O konuşmaya başladığında irkildiğimi farketti mi anlayamıyorum yüzünden. “Az önce telefonumuz aynı anda çaldı, ordan mı aklına geldi?”
“Hee,” diyor tereddüt kokan bir bakışla. “Ne tesadüf di mi?”
Ve yine çalıyorlar! Tesadüfe bak. Hemen açıyorum. Sanki bir saniye daha hızlıyım Dr Sayko’dan.
“Teklifimi duymak ister misin?”
“Hımm. Eee… Bilmem…”
“Dinle. Asos’ta taş bir konak. Dışında bir kule, yine taştan. Sahilde bir tekne. Bankada da bir milyon euro.”
“Yok,” derken sesim titriyor. Ama kendimi toparlayıp bağırarak söylüyorum son lafı. “İlgilenmiyorum!” İrkiliyor yanımızdan geçenler.
Telefonu kapatır kapatmaz hızla Dr Sayko’ya bakıyorum. O da aynı şekilde bağırıp bana dikiyor gözlerini.
“Yine mi banka?” diyor.
Kafamı sallayıp, onun da yine web şirketinden aradılar, deyişini izliyorum. Dudak hareketleri yavaşlayıp tek tek söylüyor her harfi. Güvenme ona, diye bağırıyor birden benliğim. Fakat bu sefer ben karşı çıkıyorum. Bağırarak reddetti ya bir şeyleri, diyorum. Ne biliyorsun önce kabul edip sonra sana artistik yapmadığını, diye soruyor. Verecek bir cevap bulamıyorum. Gözlerim kısılıyor. Şüphe ve öfke beynimde nereye gideceğini bilemez bir hortum gibi dönüyor.
Tekrar çalıyor telefonlar. Hemen açıyoruz.
“Bak,” diyor şeytan. “Sen onu öldürmezsen o seni öldürecek. Bu işten kazançlı çıkmak varken neden…”
Kapatıyorum. Ama Dr Sayko beni taklit etmiyor bu sefer. Biraz daha dinleyip bir şeyler geveliyor ağzında. Yoldan araba geçtiği için duyamıyorum bir şey. Gülerek dönüyor telefonu kapattıktan sonra.
“Bi rahat bırakmıyolar be. Çok beğenmişler diğer şirkete yaptığım işi.”
“Yaa yaa, öyledir,” diye mırıldanıyorum.
“Ne dedin abicim?”
“Hiç bi şey.”
Kaçamak bir bakıştan sonra tekrar yola düşüyoruz. Bir daha arıyor şeytan. Sadece teklifini arttırmakla kalmıyor, az sonra Sayko’nun bir yere uğraması gerektiğini söyleyerek yanımdan uzaklaşacağını söylüyor. Arkadaşa güvenmek ha, diyor, çok safsın. Ve biraz ileride, bir taşın altına silah koyduğunu, almamın sağlığım açısından oldukça hayırlı olacağını anlatıyor. Bu sefer o kapatıyor telefonu. Artık kafamda şüphe falan kalmıyor. Sayko’nun teklifi kabul ettiğinden emin oluyorum. Ve on saniye geçmeden “Abicim, bi beklesene, şu dükkana borcum vardı, onu kapatıp geliyorum hemen,” diyerek ne kadar haklı olduğumu suratıma vuruyor Dr.
“Tamam, burdayım,” deyip o içeri girene kadar bekliyorum ve hemen sonra koşturup on metre ilerdeki taşı kaldırıyorum. Gerçekten de bir silah duruyor orada. Pantalonumun arkasına koyup geri dönüyorum hemen. Ellerim cepte, ıslık çalarak kitapçının vitrinine bakıyorum. Geliyor Sayko yüzü allak bullak. Gülmeye çalışıyor ama beceremiyor. Telefonlarımız çalıyor yine o anda. Yol bomboş. Konuşma duyulmasın diye arkamızı dönüyoruz birbirimize.
“Alo!”
Ve ansızın, hiç beklemediğim bir şekilde bağırıyor Şeytan. Hem benim hem Sayko’nun telefonundan yükseliyor sesi. “Ateş ediyor!”
Müthiş bir panikle dönmeye ve arkadan silahı çekmeye çalışıyorum. Dr Sayko’nun da pörtlemiş gözlerini yamulmuş ağzını görüyorum aynı anda. Tabanca elime oturuyor. Hızla öne geliyor kolum. Karnım kasılıyor. Sayko’nun da eli havada çünkü. Biraz daha hızlı, diye bağırıyor benliğim. Yükselen elimi gözlerimle takip edip tam zamanında basıyorum tetiğe. O da basıyor.
Ve silahlardan çıkan tazyikli su yüzümüzde patlıyor. Duramıyoruz. Basmaya devam ediyoruz tetiğe. Saniyeler yavaş yavaş akıyor. Üstümüz başımız sırılsıklam, Allahımız kaymış olarak gözlerimizden süzülen yaşlar tabancanın suyuyla karışırken Şeytan deliler gibi gülüyor telefonlarımızdan….
“Ulan ne adamlarsınız be!” diye bağırdığını net bir şekilde duyabiliyorum…
06 Aralık 2008 Cumartesi
Sergi ve Asansör
Yolda yürüyoruz…
Kalabalık azgın bir dereyse biz de paçalarımızı sıyırmış şıpıdak şıpıdak yürüyen devleriz...
“İnsanlara ne yapmalarını söyleyen 900’lü bir hat açılsa nasıl olur,” diye soruyor birden Dr Sayko..
“Kim söyleyecek bunu? Hattı direkt olarak Tanrı’ya mı bağlayacağız?” diye cevaplıyorum çevreye bakınırken.
“Yoo, biz söyleyeceğiz işte. Ne dersek onu yapacaklar.”
“Noolacak sonra?”
“Yaşam bizim belirlediğimiz bir düzende akacak abicim? Ne noolacak!”
Sinire kapılmayı reddeden durgun suratına bakarak bir süre düşünüyorum. “En iyisi bunu yapabilecek bir bilgisayar geliştirmek önce,” diyorum sonra. “Hepsiyle uğraşmak zor olur.”
“O bilgisayarı denetleyecek de bir bilgisayar yapmak gerekir o zaman.”
“Hayır, onu biz denetleriz. Ama önce kursa gitmemiz lazım.”
“Bilgisayar denetleme kursu diye bir şey duymadım ben.”
“Onu da biz açıcaz.”
“Başında kim duracak.”
“Bir bilgisayar daha geliştirmek lazım!”
Telefonum çalıyor. Açıyorum. Tok bir ses selamsız sabahsız hemen olaya girişiyor: “Sol tarafınızdaki sarı binada bir fotoğraf sergisi var.”
“Pardon, kimle görüşüyorum?”
“Bir dost.”
Kapanıyor telefon pat diye.
“Nooldu abicim,” diyor Sayko merakla göz kırparak.
“Şurada kokteyl varmış.”
“Oraya girmeyin,” diyor bir başka ses, gergin bir çınlamayla. Hemen dibimizde…
Dönüp bakınıyor ama telaşla yürüyen insanların arasında olayla ilgisi olabilecek birisini göremiyorum. Başımı Sayko’ya doğru çevirdiğimde ise onun, güzelce bir kadını durdurup “Pardon, siz mi seslendiniz?” diye sorduğuna şahit oluyorum.
“Oğlum,” diyorum kadın kafasını sallayarak uzaklaşırken. “Ses erkek sesiydi.”
“Öyle mi?” diyor şaşkın gibi görünen bir suratla. “Bana kadın sesi gibi geldi.”
Sonra kendimizi hızlı hızlı yürürken buluyoruz. Kokteyle duyduğumuz açlık, mantığı hafif kaydırarak zaman atlamasına yol açmış olmalı... Tam apartmandan içeri girecekken bir daha duyuyorum aynı şeyi: “Oraya girmeyin!” Öyle güçlü ve net ki. Hemen dönüyorum ve mal mal beni inceleyen Sayko’ya bakıyorum. Bir Allahın kulu bile yok dar sokakta, bizden başka.
“Oğlum, şaka yapma lan!”
“Ne şakası be abicim. Hem ağzımı burnuma getiriyorsun hem de üste çıkıyosun yağ gibi.”
İkimiz de kafalarımızı sallayıp, birbirimizin samimiyetine bir an bile güvenmeden asansöre doğru yollanıyoruz. İçeri girip kapıyı çekiyor, daracık yere zar zor sığışarak paneldeki numaralara bakıyoruz. Yedi numaralı düğme zemin katın altında duruyor. Allah Allah!
Gözlerimiz buluşuyor hemen.
“İlginç di mi?”
“Bir laz dizaynı bence.”
“Yer mi yetmedi acaba?”
“İşte ben de onu diyorum. Hesaplama hatası olmalı.”
“Bak şimdi aklıma ne geldi. Asansörlere bir şaka butonu koysalar nasıl olur. Basıyorsun, tepeden su püskürten düzenek çalışıyor. Her seferinde ayrı düğmeye de geçebilir rasgele…”
Yeri yanlış butona bakmaya devam ediyor o. “Yedi numarada oturan herif fazla alçakgönüllüdür belki. Deniz gördüğü için nazar değeceğinden de korkuyor olabilir.”
“Tümüyle nazarlıktan giysi niye yapmıyorlar sence?”
“Bilmem. Doğumda ameliyatla alnın tam ortasına bir nazarlık taşı yerleştirilse yine çözülecek sorun. Ama çözmek isteyen yok.”
“Nazar enerjisini iyi enerjiye çevirebilecek bir düzenek yapılabilir mi acaba? Buhar gibi yakıcı bir şey nasıl lokomotifi yürütmek için kullanılıyorsa…”
Tak tak tak!
Bulduğum fikri tartmayı hemen bırakıyorum. Asansörün kapısının çalınması hiç de hayırlı bir şeymiş gibi gelmiyor bana. Tüylerim ayaklanıveriyor. Neden korktuğumu bilmesem de o kutu gibi yerde üstüme binen kaçma dürtüsünün salaklığıyla iyice afallıyorum. Ve bu cümle de beni ele geçiren hislerin yansıması oluyor. “Açsana oğlum, ne bekliyorsun!”
Şüpheyle kapıya bakıyor Sayko. “Niye açayım be, kimse girsin.” Onun da tırstığı açıkça belli oluyor o an. “Giir!” diyor sonra.
Ne bir ses geliyor karşılık olarak, ne de kapı açılıyor.
“Bas ta çıkalım ya,” diyorum. “Binseydi. Gerizekalı!”
7 numaraya basıyor Dr Sayko ikiletmeden.
“Oğlum,” diyorum hemen. “Fotoğraf derneği üçüncü kattaydı.”
“Şu yedi numaraya bir bakalım, ineriz sonra abicim, merak ettim.”
“İyi,” diyip telefonuma o an gelen mesaja bir göz atıyorum. “Afferin size. Bir dost.”
“Bu dostu da sikicem haa,” diyorum.
“Kim o be!”
“Bir dost işte… Allahtan karımla ilgili bir şeyler yumurtlamıyor…”
Söylediklerimi düşünür gibi yaparken bambaşka bir şey soruyor Dr Sayko birden. “Abicim, bir şeyi merak ediyorum. Tiyatro ödülleri dağıtılırken sence suflörlere ne diye en iyi suflör ödülü verilmiyor? Başroldeki adamın başarısında hiç mi katkısı yok iyi bir suflörün?”
Kabinin içinde bakışlarımı gezdirirken tabana yoğunlaşıyor dikkatim. “Asansörler düşeceği zaman niye hava yastığı açılmıyor ki?” diyorum dalgın bir sesle. “Halat koptu diyelim. Yastık resimli düğmeye bastın mı duvarlara doğru genişleyip düşüşü de yavaşlatır.”
“Süperman düşen bir asansörü dıştan tutup kaldırıyor, tamam da, içindeyken o düşüşe karşı hareket edebilir mi acaba? Ne dersin?…”
“Gözlerinden çıkaracağı ısı ışınlarıyla tabanı keser ve dışarı çıkar, bundan kolay ne var!”
“Aslında düşse de bir şey olmaz ki herife, götüne kriptonit giresi!”
“Cep telefonuna ihtiyacı olmaması da gıcık bir olay, istediği yere şak diye gidip istediği kişiyle görüşebilir. Kanser riski de kalmıyor böylece.”
“Haa, bak, geçen gün aklıma ne geldi,” derken hatırladığı şeyin heyecanıyla ellerini birbirine çarpıyor Dr. “Sahibini tanıyan telefon!” Alkış bekleyerek bana bakarken, suratımı en ifadesiz haline bulayarak bekliyorum.
“Bir başkası alınca kişnediğini düşünsene ağbicim. Süper olmaz mı?”
“Saman da verecek misin evde?” diyorum huysuz bir tavırla. Kutu gibi yerde bir türlü üst kata varamamanın sıkıntısından olsa gerek. “Niye gelmedik hâlâ yaa? Yavaş da çıkmıyor…”
Tak tak tak!
Kapı çalınıyor. Hem de asansör giderken…
“Bu hiç de hoş bir olay değil,” diyorum hem yutkunup hem Sayko’ya bakarak. Ama yokoluyor o önümden. Yani siliniyor yavaş yavaş ve o durumda bile konuşmaya devam edebiliyor: “Hayattan bir şeyleri silebilen bir silgi bulmuş İsveçli bir bilimadamı. Duymuş muydun? Hımm. Sonra noolmuş peki biliyor musun? Küçük oğlu, gece uyurken silmiş onu ve karısını. Ardından da yemiş silgiyi...”
“Hiç bu kadar saçma bir şey duymamıştım,” diyorum gözlerimi kırpıştırarak. Ardından da ovalıyorum ama Sayko’nun silinmesini engelleyemiyor bu çabalarım.
“Oğlum, yok oluyorsun.”
Tak tak tak!
Kapıya bakıyorum şaşkın.
Ver birden bir sarsıntı oluyor.
Gözüm şakkadanak açılınca neler olduğunu kavramakta zorlanıyorum! Öyle bir pozisyonda büzüşmüşüm ki boynum neredeyse kırılacak.
Beni sarsmayı bırakıyor Dr Sayko ve şöyle diyor garip bakışlarla. “Uyuyakalmışız abicim asansörde.”
Kurşun asker gibi dikiliveriyorum ayağa. “Nasıl olur oğlum?” Yine kapıdan tarafa bakıyorum. “Çıkıyor asansör hâlâ… Ne kadar uyuyabiliriz ki?”
“Bilmem.”
Asansör, birisinin bu soruyu sormasını beklermiş gibi duruveriyor. Dışarının ışıklı, kahkahalı, bardak çınlamalı atmosferinin neşe dolu gürültüsü içeri doluyor birisi ansızın sesi açmış gibi.
“Yedi numara da kokteyle çıkıyormuş demek. Aman ne espri!”
Dr. Sayko şüpheli bir bakışla soruyor…
“Açayım mı?”
İkimizin de sinirleri biraz gerilmiş durumda olduğundan sesim biraz yüksek çıkıyor: “Açmıycaksan niye çıkardın oğlum bizi buraya?”
İttiriyor o ve seslerin bir televizyondan değil de kanlı canlı gerçeklikten yükseldiği ortaya çıkıyor. Köftelerle, kıtır tavuk parçalarıyla, kırmızılı beyazlı ışıl ışıl parıldayan şarap bardaklarıyla kalabalığın arasında koşuşturan garsonları görünce hop diye asansörün dışına konuveriyoruz.
“Sergi açılışlarında niye otomatik çalışacak bir raylı sistem kurmuyorlar da bu kadar garsonu çalıştırıyorlar, anlamıyorum,” diyor Sayko.
“Ben sergi açsam, sulu yemekler veririm,” diyorum. “Patlıcan musakkayla ayran mesela.”
“Niye yapacaksın ki bunu?”
“Hiiç, gıcıklık olsun diye.”
Ağzı tüm dişlerini dışarı dökercesine açılmış bir kadın pür neşe yaklaşıp kendini tanıtıyor ve sergi salonunun yöneticisi olduğunu söyledikten sonra, içkilerin yerini gösterip galiba sıçarken de koruduğu o muhteşem pozitif enerjisiyle uzaklaşıp gidiyor.
“Burası soğuk mu, yoksa bana mı öyle geliyor,” diyor Dr Sayko.
O söyleyince soğuğu ben de algılıyorum ama cıbıldak cıbıldak gezen insanlara bir göz atınca ısınıveriyorum yine.
“Şarabı içtimidiydik hiçbi şeyimiz kalmaz. Yürü.”
İnsanlar sanki yürüyeceğimiz anlamış gibi hafif çekiliyorlar önümüzden.
“Bana mı öyle geliyor yoksa…” Bakıyor Dr, bir kaşı havada. Benim de kaşım kalkıyor. Düşündüğüm şeyi mi söyleyecek diye bekliyorum. “Şu herifin dolaştırdığı kalamar mı?” diyor büyük bir coşkuyla ve garsonun yolunu kesip bir kürdana beş tane sığdırarak geri dönüyor. “İster misin?”
“Iıh,” derken dönüp geldiğimiz noktaya bakıyorum ve asansörü göremeyince tüylerim şak diye ayağa dikiliyor. Kokteyldeki insanları tarıyorum ardından bir çabuk. Aykırı bir şey farkedemeyince, asansör aşağı indiğinde panel de içeriye göçüyor demek diye düşünerek bu garip tasarıma bir alkış patlatıyorum içimden.
“Yürüsene abicim,” diyor Sayko.
Yönetici kadın gülümsüyor.
Bir adam, “Kırmızı şaraptan alın, çok güzel,” diyor.
Önümüzden hafifçe çekilen insanların arasından ilerliyoruz.
Tak tak tak!
Kulak kabartıyorum, hemen yanıbaşımda çınlayan sese. Sanki hala asansörün içindeyiz. Öylesine net geliyor.
“Duydun mu?” diyorum Dr Sayko’ya.
“Neyi?” diyor o. Gözleri ileriye fikslenmiş, beni de çekiştiriyor.
Şarap bardakları ve şişelerle donatılmış beyaz örtülü masanın arkasında pişmiş kelle gibi sırıtan görevliler, davetkar bir şekilde bardakları doldurmaya girişiyorlar.
Dönüp bize bakıyor bir tip. Hulk bu. Elindeki kadehi kaldırırken “Ooo abicim, gelin yahu,” diyor. “Nerede kaldınız?”
Tak tak tak!
Dururken Sayko’yu da kolundan tutup yerine mıhlıyorum. Şüpheyle çevreme bakınıyorum sonra.
“Nooldu abicim?” diye soruyor o.
Hızla tarıyorum her tarafı. Nezaket dolu gülüşlerle donanmış pasparlak yüzler bize dönüyor ağırdan.
“Gel,” diyorum Dr Sayko’ya. “Şuraya doğru gidelim.”
“Yaa, şarabımızı alalım, sonra gidelim nereye gideceksek.”
“Boşver şarabı falan da beni dinle,” derken onu çekmeye devam ediyorum.
“Hoop, ağbicim, gelsenize ya,” diye bağırıyor Hulk arkamızdan.
Önümüzdeki insanlar kalabalıklaşıyor ve her an biraz daha zorlaşıyor aralarından geçmek.
“Hulk’un elinde sadece bir kadeh vardı,” diyorum neredeyse fısıldayarak.
“Eee?”
“O asla tek kadeh almaz, en az üç kadehle döner masaya.”
“Bu doğru da, biz niye geri dönüyoruz,” diye soruyor Sayko haklı olarak.
Tak tak tak!
“Ana! Kapı çaldı,” diyor Sayko.
“Yaa, sen de duymaya başladın,” diyorum. “Koş.”
İnsanları alenen ittirerek asansörün olması gerektiği yere doğru hareketleniyorum. Bundan sonrası, aslında pek de anlatmaktan hoşlanacağım bir şekilde gelişmiyor. Korkuyorum haliyle ve içine düştüğüm o iğrenç panik duygusu birazcık denetimi yitirmeme yol açıyor. Keçi sakallı bir tipe diz atıyor, sıska bir kadının çenesine okkalı bir yumruk oturtuyorum. “Çekilin laan!” diye bağırıyorum tükürekler saçarak.
“Abicim sakin ol,” diye bağırıyor Dr. “Tamam, kokteyl kötü ama bu kadar da agresif olmana gerek yok.”
Tabi ki onu dinlemiyorum. Masadan kaptığım bir bardağı, “Arkadaşım, konuşabiliriz,” diyerek üstüme gelen uzunca bir adamın boynuna saplıyorum. Arkama baktığımda kanların tümüyle Sayko’nun suratına fışkırdığını görüyor ama ne bu detayla ne de arkadaşımın, “Aaıh, naapıyosun yaa!” diye ciyaklarken önündeki otuz yılı hapiste geçirecekmiş havasına bürünen hüzünlü suratıyla ilgilenmiyorum. Kapının olması gerektiği yere ulaştığımın farkında olarak elimi ileri uzatıyorum ve birden sanki sihirli bir söz söylenmiş gibi önümüzde beliriyor asansör.
Açıyorum!
Bir cin! Ufak tefek, ateş saçlı, basık burunlu bir şey. Daha çok bizim Sarıyer’deki börekçinin cüce hali gibi, orasından burasından alevler yükselmese.
“Sonunda be bilader!” dedikten sonra, o incecik, rahatsız edici sesiyle, arkamızda bir yerlere, “Siktirin gidin lan, rahat bırakın çocukları,” diye bağırarak dışarı çıkıyor ve işte tam da o anda algılıyorum her tarafın buz kestiğini. Işıklar ve insanların yaygarası ansızın sönüp yokoluyor. Sadece rüzgar ve soğuk kalıyor. Dr Sayko’yla birlikte dönerken bomboş bir terasta olduğumuzu görüyoruz. Ve hemen cine bakıyoruz yine, mal gibi açılmış ağızlarımızla.
Aklımdan hep merak ettiğim bir şeyi, cinlerin birbirleriyle birleşerek voltran gibi büyük bir şey oluşturup oluşturamadıklarını sormak geçiyor ama susmayı yeğliyorum.
“Gariptir, onu görünce bir korku hissetmedim ben,” diyor Sayko. “Genetik olarak kodlanmış olabilir mi acaba bu sahne beynimizde?”
“Hala rüyada olmamız da muhtemel,” diyorum ben.
Dönüp birbirimize aynı anda sıkı bir tokat atıyoruz. Bir şey değişmiyor.
“Bu sahnenin kodlanmadığı belli, bayağı bir acıdı be,” diyorum, suratım buruşmuş.
Yanımızdan kafasını sinirli sinirli sallayarak geçip, o paytak yürüyüşüyle terasın öbür tarafına doğru ilerliyor Cin. Ve konuşmaya da başlıyor üç dört metre sonra: “Çok büyük bir tehlike yaşadınız. Beni dinlemediğinize inanamıyorum. Bakın!” İleride bir yeri işaret ediyor küçücük, toprak rengi parmağıyla. “Şarap sunum masasının bulunduğu yer şu boşluktaydı. Sizi oraya sürmeye çalışıyorlardı. Yedinci kattan aşağıya düşüp paramparça olacaktınız.”
“Oraya gitmezdik ki,” diyor Dr Sayko. “Hulk bize verecekti elindeki bardakları.”
Sinir içinde dönüyor cin. “Anlamıyor musun?” diye tiz bir şekilde bağırıyor. “Hulk falan yok. Hepsi, toplumun bilinçaltının oluşturduğu hayali bir sahneydi.”
“Hologram sinema ha, ilginç bir fikir!” diyor Dr Sayko.
“Daha çok serap gibi bir şey,” diyor Cin.
“Toplumun bilinçaltının siktirik sergi sahnesinde bizim ne işimiz var peki?” diye soruyorum, hiçbir şey anlamamış olarak.
Oraya, kenarıya oturup ayaklarını sarkıtıyor Cin. Biz de yanına doğru ilerliyoruz.
“İnsanlar sizi istemiyor arkadaşlar,” diyor garip bir kikirdemeyle. “Bilinçli bir seçim değil bu. Alt benlikte oluşan yoğun yıkıcı enerjinin sonucu. Size karşı duyulan gizli nefret bu türden serap tuzakları hazırlayabilir, bu doğal. Sonuçta, yabancısınız. Bir ayrıksı otu gibi sökülüp çöpe atılmanız gerekiyor.”
“Adam gibi isteselerdi atlardık belki,” diyor Sayko. “Böyle puştluklardan hiç hazetmiyorum ama.”
Oturuyoruz cinin iki yanına. Aşağıda karıncalar kadar küçücük insanlarla dolu, içiçe girip yıvış yıvış bir organizma oluşturmuş kalabalıkta birisinin bize el işareti yaptığını görüyorum.
“Gördünüz mü?” diyor Cin hiç beklemeden. “Şu herif işte. Bilinçsizce bir anda yukarıya doğru el işareti yapmak geldi içinden.”
“Al o zaman amına koyayım,” diyerek el işaretini geriye iade ediyor Dr Sayko.
Dengeleri bozulan insanlar, neden olduğunu anlamadan, aşağıda tekme tokat birbirlerine girişiyorlar.
“Peki ya sen?” diye soruyorum. “Sen bize niye yardım ettin ki?”
“Bir dost aradı,” diyor Cin, ellerini şaap diye kemikleşmiş dizlerine vurarak. “Tehlikede olduğunuzu söyledi.”
Bir süre konuşmuyoruz. Sonra Dr Sayko “Kediler bu yükseklikten düşünce ölmüyor ya, bunu aslanlarla da denediler mi acaba?” diye soruyor.
“Peki ya cinler,” diyorum ben de. “Buradan düşsen mesela…”
“İtersen götünü sikerim bak,” diyor Cin.
“Yok canım,” diyorum. “Sadece soruyordum.”
“Feci şekilde şarap istiyor canım,” diyor Sayko.
“Size hemen şimdi şarap bulurum ama, üç kere anırırsanız,” diyor Cin.
Anırıyoruz.
Uzunca bir süre neşeyle alkışladıktan sonra “Alın size şarap,” diyor iğrenç bir şekilde, sanki tıslarcasına gülerek.
Gözlerimiz parmağının gösterdiği yeri buluyor ve hayretler içinde yine ona dönüyoruz.
“Beğenemediniz mi?” diyor bir bana bir Dr Sayko’ya bakarak. Delirmiş iki top gibi takır takır oynuyor gözleri yuvalarında.
Aşağıda, İstiklal caddesinin tam ortasında açılan şarap gölü, sokak lambalarının güçlü ışıkları altında kıpır kıpır oynaşıyor.
“Kaliteli, merak etmeyin, Porto, ruby.”
“Uzun da bir pipet ver bari,” diyor Dr Sayko.
“Atlamanız lazım,” diyor Cin. “Başka türlü olmaz.”
“Sana güvenmiyorum,” diye bağırıyorum hemen. “‘Bir dost’ martavallarına da inanmıyorum. Her şeyi ayarlayan sendin. Bu da başka bir tuzak!”
Yamuk bir gülüşle dikiliyor yerinde. Saçlarının alevleri bir metre kadar yukarıya yükseliyor. “Seçim sizin. Israr yok.”
“Ben inanıyorum arkadaş,” diyerek bir anda kendini aşağı atıyor Sayko.
Boşalıveriyor karnım. Korku içinde geri çekiliyorum. Gözlerim çoktan kapanmış bile.
Beynimden Dr Sayko’yla geçirdiğimiz güzel anlar geçmeye başlayacak gibi olsa da daha ilk görüntüde kulağıma şloop, diye yoğun bir su sesi ulaşınca, duyduklarıma inanamayarak uzanıp aşağıya bakıyorum.
Şarabın içinden bir anda belirip rahat kulaçlarla şap şup yüzmeye başlıyor Dr Sayko.
“Hâlâ bu işte bir iş olduğuna ina…”
Küçücük eller sırtımdan büyük bir güçle ittiriyor ve havada uçarken buluyorum kendimi.
“Aaaıh ananı..!”
“Sana tavsiyem şu,” diye bağırıyor arkamdan Cin. “Bu dünyada sadece kime güvenip kime güvenmeyeceğini bil, hayatın boyunca mutlu yaşarsın.”
“Sana güvenmiyoruuum!” diye var gücümle haykırırken şarabın içine gömülüyorum bir kurşun gibi ama yumuşacık. Her yanımı sarıyor kekremsi dokunuşlar bir anda. Dibe vardığımı hissediyorum. Kafam karmakarışık. İstesem orada, yüzlerce yıl kalabilecekmişim gibi geliyor. Ama özlüyorum dışarıyı. Ve ayaklarımı çırpıp yüzeye ulaşıyorum bir çabuk. Dr Sayko’yla, bizi görmeyen nefret dolu insanların arasında birbirimize şarap sıçratarak mutluluk dolu kahkahalar patlatıyoruz.
Ve şaaap, diye düşüyor Cin tam aramıza…
Kalabalık azgın bir dereyse biz de paçalarımızı sıyırmış şıpıdak şıpıdak yürüyen devleriz...
“İnsanlara ne yapmalarını söyleyen 900’lü bir hat açılsa nasıl olur,” diye soruyor birden Dr Sayko..
“Kim söyleyecek bunu? Hattı direkt olarak Tanrı’ya mı bağlayacağız?” diye cevaplıyorum çevreye bakınırken.
“Yoo, biz söyleyeceğiz işte. Ne dersek onu yapacaklar.”
“Noolacak sonra?”
“Yaşam bizim belirlediğimiz bir düzende akacak abicim? Ne noolacak!”
Sinire kapılmayı reddeden durgun suratına bakarak bir süre düşünüyorum. “En iyisi bunu yapabilecek bir bilgisayar geliştirmek önce,” diyorum sonra. “Hepsiyle uğraşmak zor olur.”
“O bilgisayarı denetleyecek de bir bilgisayar yapmak gerekir o zaman.”
“Hayır, onu biz denetleriz. Ama önce kursa gitmemiz lazım.”
“Bilgisayar denetleme kursu diye bir şey duymadım ben.”
“Onu da biz açıcaz.”
“Başında kim duracak.”
“Bir bilgisayar daha geliştirmek lazım!”
Telefonum çalıyor. Açıyorum. Tok bir ses selamsız sabahsız hemen olaya girişiyor: “Sol tarafınızdaki sarı binada bir fotoğraf sergisi var.”
“Pardon, kimle görüşüyorum?”
“Bir dost.”
Kapanıyor telefon pat diye.
“Nooldu abicim,” diyor Sayko merakla göz kırparak.
“Şurada kokteyl varmış.”
“Oraya girmeyin,” diyor bir başka ses, gergin bir çınlamayla. Hemen dibimizde…
Dönüp bakınıyor ama telaşla yürüyen insanların arasında olayla ilgisi olabilecek birisini göremiyorum. Başımı Sayko’ya doğru çevirdiğimde ise onun, güzelce bir kadını durdurup “Pardon, siz mi seslendiniz?” diye sorduğuna şahit oluyorum.
“Oğlum,” diyorum kadın kafasını sallayarak uzaklaşırken. “Ses erkek sesiydi.”
“Öyle mi?” diyor şaşkın gibi görünen bir suratla. “Bana kadın sesi gibi geldi.”
Sonra kendimizi hızlı hızlı yürürken buluyoruz. Kokteyle duyduğumuz açlık, mantığı hafif kaydırarak zaman atlamasına yol açmış olmalı... Tam apartmandan içeri girecekken bir daha duyuyorum aynı şeyi: “Oraya girmeyin!” Öyle güçlü ve net ki. Hemen dönüyorum ve mal mal beni inceleyen Sayko’ya bakıyorum. Bir Allahın kulu bile yok dar sokakta, bizden başka.
“Oğlum, şaka yapma lan!”
“Ne şakası be abicim. Hem ağzımı burnuma getiriyorsun hem de üste çıkıyosun yağ gibi.”
İkimiz de kafalarımızı sallayıp, birbirimizin samimiyetine bir an bile güvenmeden asansöre doğru yollanıyoruz. İçeri girip kapıyı çekiyor, daracık yere zar zor sığışarak paneldeki numaralara bakıyoruz. Yedi numaralı düğme zemin katın altında duruyor. Allah Allah!
Gözlerimiz buluşuyor hemen.
“İlginç di mi?”
“Bir laz dizaynı bence.”
“Yer mi yetmedi acaba?”
“İşte ben de onu diyorum. Hesaplama hatası olmalı.”
“Bak şimdi aklıma ne geldi. Asansörlere bir şaka butonu koysalar nasıl olur. Basıyorsun, tepeden su püskürten düzenek çalışıyor. Her seferinde ayrı düğmeye de geçebilir rasgele…”
Yeri yanlış butona bakmaya devam ediyor o. “Yedi numarada oturan herif fazla alçakgönüllüdür belki. Deniz gördüğü için nazar değeceğinden de korkuyor olabilir.”
“Tümüyle nazarlıktan giysi niye yapmıyorlar sence?”
“Bilmem. Doğumda ameliyatla alnın tam ortasına bir nazarlık taşı yerleştirilse yine çözülecek sorun. Ama çözmek isteyen yok.”
“Nazar enerjisini iyi enerjiye çevirebilecek bir düzenek yapılabilir mi acaba? Buhar gibi yakıcı bir şey nasıl lokomotifi yürütmek için kullanılıyorsa…”
Tak tak tak!
Bulduğum fikri tartmayı hemen bırakıyorum. Asansörün kapısının çalınması hiç de hayırlı bir şeymiş gibi gelmiyor bana. Tüylerim ayaklanıveriyor. Neden korktuğumu bilmesem de o kutu gibi yerde üstüme binen kaçma dürtüsünün salaklığıyla iyice afallıyorum. Ve bu cümle de beni ele geçiren hislerin yansıması oluyor. “Açsana oğlum, ne bekliyorsun!”
Şüpheyle kapıya bakıyor Sayko. “Niye açayım be, kimse girsin.” Onun da tırstığı açıkça belli oluyor o an. “Giir!” diyor sonra.
Ne bir ses geliyor karşılık olarak, ne de kapı açılıyor.
“Bas ta çıkalım ya,” diyorum. “Binseydi. Gerizekalı!”
7 numaraya basıyor Dr Sayko ikiletmeden.
“Oğlum,” diyorum hemen. “Fotoğraf derneği üçüncü kattaydı.”
“Şu yedi numaraya bir bakalım, ineriz sonra abicim, merak ettim.”
“İyi,” diyip telefonuma o an gelen mesaja bir göz atıyorum. “Afferin size. Bir dost.”
“Bu dostu da sikicem haa,” diyorum.
“Kim o be!”
“Bir dost işte… Allahtan karımla ilgili bir şeyler yumurtlamıyor…”
Söylediklerimi düşünür gibi yaparken bambaşka bir şey soruyor Dr Sayko birden. “Abicim, bir şeyi merak ediyorum. Tiyatro ödülleri dağıtılırken sence suflörlere ne diye en iyi suflör ödülü verilmiyor? Başroldeki adamın başarısında hiç mi katkısı yok iyi bir suflörün?”
Kabinin içinde bakışlarımı gezdirirken tabana yoğunlaşıyor dikkatim. “Asansörler düşeceği zaman niye hava yastığı açılmıyor ki?” diyorum dalgın bir sesle. “Halat koptu diyelim. Yastık resimli düğmeye bastın mı duvarlara doğru genişleyip düşüşü de yavaşlatır.”
“Süperman düşen bir asansörü dıştan tutup kaldırıyor, tamam da, içindeyken o düşüşe karşı hareket edebilir mi acaba? Ne dersin?…”
“Gözlerinden çıkaracağı ısı ışınlarıyla tabanı keser ve dışarı çıkar, bundan kolay ne var!”
“Aslında düşse de bir şey olmaz ki herife, götüne kriptonit giresi!”
“Cep telefonuna ihtiyacı olmaması da gıcık bir olay, istediği yere şak diye gidip istediği kişiyle görüşebilir. Kanser riski de kalmıyor böylece.”
“Haa, bak, geçen gün aklıma ne geldi,” derken hatırladığı şeyin heyecanıyla ellerini birbirine çarpıyor Dr. “Sahibini tanıyan telefon!” Alkış bekleyerek bana bakarken, suratımı en ifadesiz haline bulayarak bekliyorum.
“Bir başkası alınca kişnediğini düşünsene ağbicim. Süper olmaz mı?”
“Saman da verecek misin evde?” diyorum huysuz bir tavırla. Kutu gibi yerde bir türlü üst kata varamamanın sıkıntısından olsa gerek. “Niye gelmedik hâlâ yaa? Yavaş da çıkmıyor…”
Tak tak tak!
Kapı çalınıyor. Hem de asansör giderken…
“Bu hiç de hoş bir olay değil,” diyorum hem yutkunup hem Sayko’ya bakarak. Ama yokoluyor o önümden. Yani siliniyor yavaş yavaş ve o durumda bile konuşmaya devam edebiliyor: “Hayattan bir şeyleri silebilen bir silgi bulmuş İsveçli bir bilimadamı. Duymuş muydun? Hımm. Sonra noolmuş peki biliyor musun? Küçük oğlu, gece uyurken silmiş onu ve karısını. Ardından da yemiş silgiyi...”
“Hiç bu kadar saçma bir şey duymamıştım,” diyorum gözlerimi kırpıştırarak. Ardından da ovalıyorum ama Sayko’nun silinmesini engelleyemiyor bu çabalarım.
“Oğlum, yok oluyorsun.”
Tak tak tak!
Kapıya bakıyorum şaşkın.
Ver birden bir sarsıntı oluyor.
Gözüm şakkadanak açılınca neler olduğunu kavramakta zorlanıyorum! Öyle bir pozisyonda büzüşmüşüm ki boynum neredeyse kırılacak.
Beni sarsmayı bırakıyor Dr Sayko ve şöyle diyor garip bakışlarla. “Uyuyakalmışız abicim asansörde.”
Kurşun asker gibi dikiliveriyorum ayağa. “Nasıl olur oğlum?” Yine kapıdan tarafa bakıyorum. “Çıkıyor asansör hâlâ… Ne kadar uyuyabiliriz ki?”
“Bilmem.”
Asansör, birisinin bu soruyu sormasını beklermiş gibi duruveriyor. Dışarının ışıklı, kahkahalı, bardak çınlamalı atmosferinin neşe dolu gürültüsü içeri doluyor birisi ansızın sesi açmış gibi.
“Yedi numara da kokteyle çıkıyormuş demek. Aman ne espri!”
Dr. Sayko şüpheli bir bakışla soruyor…
“Açayım mı?”
İkimizin de sinirleri biraz gerilmiş durumda olduğundan sesim biraz yüksek çıkıyor: “Açmıycaksan niye çıkardın oğlum bizi buraya?”
İttiriyor o ve seslerin bir televizyondan değil de kanlı canlı gerçeklikten yükseldiği ortaya çıkıyor. Köftelerle, kıtır tavuk parçalarıyla, kırmızılı beyazlı ışıl ışıl parıldayan şarap bardaklarıyla kalabalığın arasında koşuşturan garsonları görünce hop diye asansörün dışına konuveriyoruz.
“Sergi açılışlarında niye otomatik çalışacak bir raylı sistem kurmuyorlar da bu kadar garsonu çalıştırıyorlar, anlamıyorum,” diyor Sayko.
“Ben sergi açsam, sulu yemekler veririm,” diyorum. “Patlıcan musakkayla ayran mesela.”
“Niye yapacaksın ki bunu?”
“Hiiç, gıcıklık olsun diye.”
Ağzı tüm dişlerini dışarı dökercesine açılmış bir kadın pür neşe yaklaşıp kendini tanıtıyor ve sergi salonunun yöneticisi olduğunu söyledikten sonra, içkilerin yerini gösterip galiba sıçarken de koruduğu o muhteşem pozitif enerjisiyle uzaklaşıp gidiyor.
“Burası soğuk mu, yoksa bana mı öyle geliyor,” diyor Dr Sayko.
O söyleyince soğuğu ben de algılıyorum ama cıbıldak cıbıldak gezen insanlara bir göz atınca ısınıveriyorum yine.
“Şarabı içtimidiydik hiçbi şeyimiz kalmaz. Yürü.”
İnsanlar sanki yürüyeceğimiz anlamış gibi hafif çekiliyorlar önümüzden.
“Bana mı öyle geliyor yoksa…” Bakıyor Dr, bir kaşı havada. Benim de kaşım kalkıyor. Düşündüğüm şeyi mi söyleyecek diye bekliyorum. “Şu herifin dolaştırdığı kalamar mı?” diyor büyük bir coşkuyla ve garsonun yolunu kesip bir kürdana beş tane sığdırarak geri dönüyor. “İster misin?”
“Iıh,” derken dönüp geldiğimiz noktaya bakıyorum ve asansörü göremeyince tüylerim şak diye ayağa dikiliyor. Kokteyldeki insanları tarıyorum ardından bir çabuk. Aykırı bir şey farkedemeyince, asansör aşağı indiğinde panel de içeriye göçüyor demek diye düşünerek bu garip tasarıma bir alkış patlatıyorum içimden.
“Yürüsene abicim,” diyor Sayko.
Yönetici kadın gülümsüyor.
Bir adam, “Kırmızı şaraptan alın, çok güzel,” diyor.
Önümüzden hafifçe çekilen insanların arasından ilerliyoruz.
Tak tak tak!
Kulak kabartıyorum, hemen yanıbaşımda çınlayan sese. Sanki hala asansörün içindeyiz. Öylesine net geliyor.
“Duydun mu?” diyorum Dr Sayko’ya.
“Neyi?” diyor o. Gözleri ileriye fikslenmiş, beni de çekiştiriyor.
Şarap bardakları ve şişelerle donatılmış beyaz örtülü masanın arkasında pişmiş kelle gibi sırıtan görevliler, davetkar bir şekilde bardakları doldurmaya girişiyorlar.
Dönüp bize bakıyor bir tip. Hulk bu. Elindeki kadehi kaldırırken “Ooo abicim, gelin yahu,” diyor. “Nerede kaldınız?”
Tak tak tak!
Dururken Sayko’yu da kolundan tutup yerine mıhlıyorum. Şüpheyle çevreme bakınıyorum sonra.
“Nooldu abicim?” diye soruyor o.
Hızla tarıyorum her tarafı. Nezaket dolu gülüşlerle donanmış pasparlak yüzler bize dönüyor ağırdan.
“Gel,” diyorum Dr Sayko’ya. “Şuraya doğru gidelim.”
“Yaa, şarabımızı alalım, sonra gidelim nereye gideceksek.”
“Boşver şarabı falan da beni dinle,” derken onu çekmeye devam ediyorum.
“Hoop, ağbicim, gelsenize ya,” diye bağırıyor Hulk arkamızdan.
Önümüzdeki insanlar kalabalıklaşıyor ve her an biraz daha zorlaşıyor aralarından geçmek.
“Hulk’un elinde sadece bir kadeh vardı,” diyorum neredeyse fısıldayarak.
“Eee?”
“O asla tek kadeh almaz, en az üç kadehle döner masaya.”
“Bu doğru da, biz niye geri dönüyoruz,” diye soruyor Sayko haklı olarak.
Tak tak tak!
“Ana! Kapı çaldı,” diyor Sayko.
“Yaa, sen de duymaya başladın,” diyorum. “Koş.”
İnsanları alenen ittirerek asansörün olması gerektiği yere doğru hareketleniyorum. Bundan sonrası, aslında pek de anlatmaktan hoşlanacağım bir şekilde gelişmiyor. Korkuyorum haliyle ve içine düştüğüm o iğrenç panik duygusu birazcık denetimi yitirmeme yol açıyor. Keçi sakallı bir tipe diz atıyor, sıska bir kadının çenesine okkalı bir yumruk oturtuyorum. “Çekilin laan!” diye bağırıyorum tükürekler saçarak.
“Abicim sakin ol,” diye bağırıyor Dr. “Tamam, kokteyl kötü ama bu kadar da agresif olmana gerek yok.”
Tabi ki onu dinlemiyorum. Masadan kaptığım bir bardağı, “Arkadaşım, konuşabiliriz,” diyerek üstüme gelen uzunca bir adamın boynuna saplıyorum. Arkama baktığımda kanların tümüyle Sayko’nun suratına fışkırdığını görüyor ama ne bu detayla ne de arkadaşımın, “Aaıh, naapıyosun yaa!” diye ciyaklarken önündeki otuz yılı hapiste geçirecekmiş havasına bürünen hüzünlü suratıyla ilgilenmiyorum. Kapının olması gerektiği yere ulaştığımın farkında olarak elimi ileri uzatıyorum ve birden sanki sihirli bir söz söylenmiş gibi önümüzde beliriyor asansör.
Açıyorum!
Bir cin! Ufak tefek, ateş saçlı, basık burunlu bir şey. Daha çok bizim Sarıyer’deki börekçinin cüce hali gibi, orasından burasından alevler yükselmese.
“Sonunda be bilader!” dedikten sonra, o incecik, rahatsız edici sesiyle, arkamızda bir yerlere, “Siktirin gidin lan, rahat bırakın çocukları,” diye bağırarak dışarı çıkıyor ve işte tam da o anda algılıyorum her tarafın buz kestiğini. Işıklar ve insanların yaygarası ansızın sönüp yokoluyor. Sadece rüzgar ve soğuk kalıyor. Dr Sayko’yla birlikte dönerken bomboş bir terasta olduğumuzu görüyoruz. Ve hemen cine bakıyoruz yine, mal gibi açılmış ağızlarımızla.
Aklımdan hep merak ettiğim bir şeyi, cinlerin birbirleriyle birleşerek voltran gibi büyük bir şey oluşturup oluşturamadıklarını sormak geçiyor ama susmayı yeğliyorum.
“Gariptir, onu görünce bir korku hissetmedim ben,” diyor Sayko. “Genetik olarak kodlanmış olabilir mi acaba bu sahne beynimizde?”
“Hala rüyada olmamız da muhtemel,” diyorum ben.
Dönüp birbirimize aynı anda sıkı bir tokat atıyoruz. Bir şey değişmiyor.
“Bu sahnenin kodlanmadığı belli, bayağı bir acıdı be,” diyorum, suratım buruşmuş.
Yanımızdan kafasını sinirli sinirli sallayarak geçip, o paytak yürüyüşüyle terasın öbür tarafına doğru ilerliyor Cin. Ve konuşmaya da başlıyor üç dört metre sonra: “Çok büyük bir tehlike yaşadınız. Beni dinlemediğinize inanamıyorum. Bakın!” İleride bir yeri işaret ediyor küçücük, toprak rengi parmağıyla. “Şarap sunum masasının bulunduğu yer şu boşluktaydı. Sizi oraya sürmeye çalışıyorlardı. Yedinci kattan aşağıya düşüp paramparça olacaktınız.”
“Oraya gitmezdik ki,” diyor Dr Sayko. “Hulk bize verecekti elindeki bardakları.”
Sinir içinde dönüyor cin. “Anlamıyor musun?” diye tiz bir şekilde bağırıyor. “Hulk falan yok. Hepsi, toplumun bilinçaltının oluşturduğu hayali bir sahneydi.”
“Hologram sinema ha, ilginç bir fikir!” diyor Dr Sayko.
“Daha çok serap gibi bir şey,” diyor Cin.
“Toplumun bilinçaltının siktirik sergi sahnesinde bizim ne işimiz var peki?” diye soruyorum, hiçbir şey anlamamış olarak.
Oraya, kenarıya oturup ayaklarını sarkıtıyor Cin. Biz de yanına doğru ilerliyoruz.
“İnsanlar sizi istemiyor arkadaşlar,” diyor garip bir kikirdemeyle. “Bilinçli bir seçim değil bu. Alt benlikte oluşan yoğun yıkıcı enerjinin sonucu. Size karşı duyulan gizli nefret bu türden serap tuzakları hazırlayabilir, bu doğal. Sonuçta, yabancısınız. Bir ayrıksı otu gibi sökülüp çöpe atılmanız gerekiyor.”
“Adam gibi isteselerdi atlardık belki,” diyor Sayko. “Böyle puştluklardan hiç hazetmiyorum ama.”
Oturuyoruz cinin iki yanına. Aşağıda karıncalar kadar küçücük insanlarla dolu, içiçe girip yıvış yıvış bir organizma oluşturmuş kalabalıkta birisinin bize el işareti yaptığını görüyorum.
“Gördünüz mü?” diyor Cin hiç beklemeden. “Şu herif işte. Bilinçsizce bir anda yukarıya doğru el işareti yapmak geldi içinden.”
“Al o zaman amına koyayım,” diyerek el işaretini geriye iade ediyor Dr Sayko.
Dengeleri bozulan insanlar, neden olduğunu anlamadan, aşağıda tekme tokat birbirlerine girişiyorlar.
“Peki ya sen?” diye soruyorum. “Sen bize niye yardım ettin ki?”
“Bir dost aradı,” diyor Cin, ellerini şaap diye kemikleşmiş dizlerine vurarak. “Tehlikede olduğunuzu söyledi.”
Bir süre konuşmuyoruz. Sonra Dr Sayko “Kediler bu yükseklikten düşünce ölmüyor ya, bunu aslanlarla da denediler mi acaba?” diye soruyor.
“Peki ya cinler,” diyorum ben de. “Buradan düşsen mesela…”
“İtersen götünü sikerim bak,” diyor Cin.
“Yok canım,” diyorum. “Sadece soruyordum.”
“Feci şekilde şarap istiyor canım,” diyor Sayko.
“Size hemen şimdi şarap bulurum ama, üç kere anırırsanız,” diyor Cin.
Anırıyoruz.
Uzunca bir süre neşeyle alkışladıktan sonra “Alın size şarap,” diyor iğrenç bir şekilde, sanki tıslarcasına gülerek.
Gözlerimiz parmağının gösterdiği yeri buluyor ve hayretler içinde yine ona dönüyoruz.
“Beğenemediniz mi?” diyor bir bana bir Dr Sayko’ya bakarak. Delirmiş iki top gibi takır takır oynuyor gözleri yuvalarında.
Aşağıda, İstiklal caddesinin tam ortasında açılan şarap gölü, sokak lambalarının güçlü ışıkları altında kıpır kıpır oynaşıyor.
“Kaliteli, merak etmeyin, Porto, ruby.”
“Uzun da bir pipet ver bari,” diyor Dr Sayko.
“Atlamanız lazım,” diyor Cin. “Başka türlü olmaz.”
“Sana güvenmiyorum,” diye bağırıyorum hemen. “‘Bir dost’ martavallarına da inanmıyorum. Her şeyi ayarlayan sendin. Bu da başka bir tuzak!”
Yamuk bir gülüşle dikiliyor yerinde. Saçlarının alevleri bir metre kadar yukarıya yükseliyor. “Seçim sizin. Israr yok.”
“Ben inanıyorum arkadaş,” diyerek bir anda kendini aşağı atıyor Sayko.
Boşalıveriyor karnım. Korku içinde geri çekiliyorum. Gözlerim çoktan kapanmış bile.
Beynimden Dr Sayko’yla geçirdiğimiz güzel anlar geçmeye başlayacak gibi olsa da daha ilk görüntüde kulağıma şloop, diye yoğun bir su sesi ulaşınca, duyduklarıma inanamayarak uzanıp aşağıya bakıyorum.
Şarabın içinden bir anda belirip rahat kulaçlarla şap şup yüzmeye başlıyor Dr Sayko.
“Hâlâ bu işte bir iş olduğuna ina…”
Küçücük eller sırtımdan büyük bir güçle ittiriyor ve havada uçarken buluyorum kendimi.
“Aaaıh ananı..!”
“Sana tavsiyem şu,” diye bağırıyor arkamdan Cin. “Bu dünyada sadece kime güvenip kime güvenmeyeceğini bil, hayatın boyunca mutlu yaşarsın.”
“Sana güvenmiyoruuum!” diye var gücümle haykırırken şarabın içine gömülüyorum bir kurşun gibi ama yumuşacık. Her yanımı sarıyor kekremsi dokunuşlar bir anda. Dibe vardığımı hissediyorum. Kafam karmakarışık. İstesem orada, yüzlerce yıl kalabilecekmişim gibi geliyor. Ama özlüyorum dışarıyı. Ve ayaklarımı çırpıp yüzeye ulaşıyorum bir çabuk. Dr Sayko’yla, bizi görmeyen nefret dolu insanların arasında birbirimize şarap sıçratarak mutluluk dolu kahkahalar patlatıyoruz.
Ve şaaap, diye düşüyor Cin tam aramıza…
20 Kasım 2008 Perşembe
Biralar ve Göz
Dr. Sayko’yla Aslanım’da güllü bira içiyoruz. Önümüze konmuş tabaktaki her patatesin üstüne bir dilek kurdelesi tutturulmuş. Yan tarafta üç cüce, kurdukları basketbol dergisinin içeriği üzerine konuşuyor. Arkamızdaki masa yedi uyurlar tarafından kapatılmış, uyuyorlar mışıl mışıl...
“Bu yolun dümdüz olması saçma,” diyor Dr Sayko. “Engebeler, komik tuzaklar falan konulsa, güleriz burda ne güzel.”
Bir şey demiyorum. Aklıma gelen başka bir şeyi evirip çeviriyorum o sırada. Yanımızdan, binlerce insan mal mal bakarak geçip duruyor.
“Artık diğer boyutu keşfetmenin zamanı geldi bilader,” diyorum. “Dünya gereğinden fazla kalabalık oldu. En azından İstanbul. İstediğimiz zaman şak diye geçer, orada içeriz biramızı sessiz sessiz.”
“Diğer boyutta bizim aynı kalacağımızı nerden çıkarıyorsun? Belki başka bir şeye dönüşücez.”
“Boyut değişiminde insanın da değişeceğine dair bir veri yok elimizde.”
Bir süre bir şey söylemeyip sonra ağır ağır şöyle diyor: “Bu beni pek rahatlatmadı.”
Biramızdan senkronize olarak birer yudum alıp keskin keskin birbirimize bakıyoruz.
“Diğer boyutta belki kaybettiklerimiz de olur,” diyorum. “Beraber takılırız istediğimiz zaman.”
“Bence sen diğer tarafla diğer boyutu karıştırıyorsun.”
“İkisinin aynı şey olmadığını nereden biliyorsun?”
“Ben bu tür detaylarla ilgili değilim işin esası. O tarafa biraları da geçirebilecek miyiz onla ilgiliyim.”
“Bundan emin değilim.”
“Sandalyeler de var ayrıca... Bi de manzara nasıl olacak, o da önemli...”
“Google’dan bi araştırırız bu akşam...”
Garson o sırada yanımızda bitip, bir kağıt uzatıyor Dr Sayko’ya. Bakıyor Dr, başını şüpheyle kaldırıp, gözlerini iyice bir kısarak.
“Bu ne?”
“İçeriden birisi sana bir not gönderdi,” diyor garson.
“Bana not mu gönderdi?”
“Evet.”
Eline alıp burnuna doğru yaklaştırarak görmeye çalışıyor Dr Sayko. “Bu anlaşılır bir şey değil,” diyor sonra.
“Çok fazla yaklaştırdın, biraz uzakta tut,” diyorum.
Kağıdı vücudundan dışa doğru açarak bir daha okumaya çalışıyor. “Ayağa kalkıp İstiklal marşını okursan çok seviniriz. Bir dostlar.”
Bana bakıp sinirli bir şekilde yine garsona dönüyor Sayko. “Bir kere burada imla hatası var. Bir dostlar yazılmaz. Hem kimmiş bunlar?”
“Bunu söyleyemem, kusura bakma,” diyor garson ciddi ciddi. Şaka yapıp yapmadığından hala emin olamıyorum. Dikkatle yüzüne bakıyorum. Allah Allah!
“O zaman onlara siktirip gitmelerini, evlerinde de benim için Irak marşı okumalarını söyle,” diyor Sayko, içeriye tehditkar bir bakış sallayarak. “İşe bak be!”
Bozuluyor birden garsonun suratı. Boynunu sinirli bir şekilde büküp nefes aldıktan sonra “İstiklal marşını küçümsüyor musun arkadaşım?” diyor. “Demek istediğin o mu?”
Noolduğunu şaşıran Dr. “Ne alakası var yaa!” diyor avuçlarını öne uzatarak. “Ben sadece bir piçin bana şaka yapmasına ifrit oldum. Kim bu yavşaklar? Söylesene sen bi...”
“Ben getirdim bu yazıyı,” diyor garson, ikimizi de şaşırtarak. “Ben yazdım yani. Ne olur bi kez okusan, bi tarafın mı eskir?”
Ağzı aşağı sarkmış, garsona uzunca bir süre bakıyor Dr Sayko. Gerilim doruğa çıkıyor. Bir şeyleri anlamaya çalışırken kıpkırmızı olduğu açıkça görülüyor. Söyleyebileceği şeyleri tahmin etmeye çalışıyorum kafamdan. O anda birden parmağını uzatıyor ve“Sen burada garson değilsin,” diyor. “Evet yaa, ilk defa görüyorum seni burada.”
Tutturamadığımı sorun etmiyor ve ben de kafamı sallıyorum. “Doğru söylüyorsun doktor, ben de ilk defa görüyorum. Az önce söyleyecektim...”
Ayağa kalkıp içeriye dönmüş, Ali’ye bakınıyor Sayko artık. Oldukça telaşlı görünüyor ve anlaşılan bu meseleye derhal bir açıklama getirmelerini istemek üzere bir başka yetkili aranıyor.
Ve kaçıp gidiyor birden garson. Öyle bir topukluyor ki, yerimizden bile kımıldayamıyoruz. Bağırıyor sadece: “Görürsünüz siz!”
“Şu işe bak,” diyor Dr Sayko tekrar yerine oturduktan sonra. “Naapmaya çalıştı bu herif lan şimdi?”
“Garip,” diyorum.
“Neyse,” diyor o.
Bira bardakları ağzımıza gidiyor. Tekrar aşağı indiklerinde soruyorum: “Taksim’in üstüne cam bir fanus yapılsa, orada mı oturursun burada mı bilader?”
“Orada mini etekli kızların oturmasını tercih ederim,” diyor o hemen.
“Cama görüntü de yansıtılabilir aynı zamanda,” diyorum ben. “Üstte oturanlar aşağıyı ve ufuktaki muhteşem manzarayı görebilecek. Aşağıdakiler ise üstte ne oynuyorsa onu. Seçenekleri düşünsene. Maç seyredebiliriz mesela... Gecen onikiden sonra tüm erkekler erotik fi... ”
“Reklamcı fikri bu abicim,” diyor Sayko. “Orası silme reklam dolar, başka da bi bok olmaz, gökyüzümüz de kalmaz bu arada.”
Gülüyorum yamuk yamuk ve “Başbakan’ın yurda seslenişinin gökekrandan oynatıldığını düşündüm de bir ürperme geldi,” diyorum.
“Gördün mü,” diyor Dr Sayko. “Deniz otobüslerindeki gibi Kanal 7’yi koyarlar, bütün gün o açık kalır.”
Kafamda bu konuyla ilgili bir sürü olasılığı evirip çevirirken o bu sefer başka bir açıdan giriyor lafa: “Yakında rüyalara da reklam koymayı başacaklar mı acaba?”
“Keşke öyle olsa, rüyanda siker atarsın onları bilader, bundan kolay ne var? Kola içip eğlenen adamları sopayla kovaladığını düşün... Cem Yılmaz’ın elindeki telefonu alıp götüne...”
“Bu da ne be!” deyince olasılıkları saymayı bırakıyorum hemen. Şimdi, yarısı anca içilmiş yetmişliğine bakıyor Dr Sayko. Tabi ben de. Ve “Ne ne?” diye soruyorum bardakta bir karafatma falan gördüğü tahmininde bulunarak.
“Abicim,” diyor o gözlerini kilitlendiği yerden çekmeden. “Burada bir göz var. Bana bakıyor.”
Uzanıyorum hemen ve arada bir kirpiklerini kırpıştırırken oldukça dikkatli bir şekilde bizi izleyen gözü naklen görme şanssızlığına nail oluyorum. Üstüme bir fenalık geliyor. Mideme bir yumruk yerleşip iç organlarımı haşırt diye sıkıyor sanki. “Bu ne oğlum!” diyorum sonra.
“Ne bileyim be!” diyor Sayko. “Bir göz işte.”
“Bize bakıyor resmen.” Bunu gözün konuşana doğru dönmesinden çıkarabiliyorum.
“Evet.”
“Bardağın bir numarası olmasın?”
“Hayır değil. Bak, hafif yukarıda duruyor.”
Bir süre düşündükten sonra şöyle diyorum: “İç bakalım birayı, noolacak.”
Sayko bana bakıyor şimdi. “İçeyim mi?”
“Ya da içme, sen bilirsin.”
“Para verdik ağbicim buna,” diyor o sanki zorlu bir karar almaya çalışıyormuşçasına kasılmışken.
“Doğru diyorsun,” diye destekliyorum. “İkimizin de gördüğü bir sanrı olabilir bu. Birileri bize şaka yapıyor da olabilir.”
“Olabilir tabi,” diyor o ve bardağı ağzına götürüyor. “İçmem normal di mi o zaman. Yani sizin şeyinize gelmedik der gibi mi olacak?”
“Bence öyle!”
Duruyor aniden. “Bardakta göz var diyip niye değiştirmiyoruz abicim? Çorbamda sinek var demek gibi bir şey bu.”
“Bence iç. Gelip bir şey görmezlerse alay eder ibneler bizle. Küçücük bir yudum al da görelim nooluyor...”
Koca bir yudum alıyor.
Hop, diye akıp gidiyor boğazından bira ve hiç beklemeden öne doğru geldiğimizde artık orada bir şey görememenin dumurunu yaşıyoruz ikimiz de.
“Dilimle test ettim,” diyor Dr gülerek. “Sadece sıvı vardı.”
“Demek sanrı görmüşüz,” derken pek de ikna olmuş gibi durmuyorum.
“Öyle,” derken onun da aynı ruh haline sahip olduğu yüzündeki anlamsız sırıtıştan belli oluyor.
Telefonum çalıyor o sırada. Arayan Gamlı. Açıyorum.
“Abicim,” diyor heyecan içinde. “Haberleri izliyorum şimdi. Hindistan’da bir tapınakta, on kollu bir heykel var, onun gözü çalınmış.”
“Eeee.”
“Gözün yuvasını çekiyorlar, siz oynuyorsunuz orada. Tüm dünya sizi izliyor...”
“Allah Allah. Naapıyoruz ki?”
“Bira içiyorsunuz Aslanım’da.”
Kapatıyorum başımı neler olup bittiğini anlamış gibi ağırbaşlılıkla sallayarak.
“Ne diyor?” diye soruyor Sayko.
“Yok bir şey,” derken biramı ağzıma doğru kaldırıyorum ve bu sefer benim bardağımda durduğunu görüyorum gözün.
Koyuyorum yine yerine, bir şey demeden. Garsonu çağırmaya hazırlanıyorum ki Dr Sayko “Seni görüyorum abicim,” diyor ve yine ona dönüyorum. “Hem de iki taraftan. Hem normal bakışımla hem de alttan. Sanki biranın içinden. Çok enteresan. Kafam mermer oldu galiba. He he he... Ne diyosun buna?”
Bardağı kaldırıp içindekini tümüyle mideme yuvarlıyorum ve oraya bakarken göz ortadan kaybolsa da bir başka görüntü daha açılıyor ansızın önümde.
“Ana!” diyor Sayko, şimdi parmaklarını şıklatarak. “Bir kız.”
Gerçekten de sarışın bir kızın yüzüne bakıyoruz alttan. Hem de birbirimize. Mal gibi göründüğümüz aşikar. “Ben de görüyorum,” diyorum büyük bir teslimiyetle.
Gülüyor kız ve bardağın üstünden uzanıp muhtemelen sevgilisini öpünce göğüsleri gözümüze girecek gibi oluyor.
“Oha,” diyor Sayko.
İkinci görüntüyü önümden kovmaya çalışırcasına gözümü falan kırpıştırırken bir başkası daha açılıyor önümde. Bende üçe Dr Sayko’da dörde çıkıyor olmalı. İçiçe giren ve hafiften birbirine karışan pencereler. Bazen biri bazen öbürü çıkıyor ön plana... Arkadaşımın “Hassiktir yaa,” deyişi içinde bulunduğumuz durumun boktanlığını açıklıyor. “Bayılıcam lan şimdi.”
Bir başka yudumla bir ekran daha açılıyor o sırada. Ayı gibi bir herif. İğrenç dişlerini dışarıda bırakarak ayıca gülüyor. Şu anda yapacağım bir şey yok, bekliyorum, sabırla, ufak tefek bir tip ekrana gelinceye kadar ve birden fırlayıp bardan içeri dalıyorum. Hızla koştururken tipi görüyor, bardağını eline aldığını teşhis ediyor ve bağırıyorum: “Bırak onu yerine. Hişşt! Ulan!”
Tipin benden tarafa bakmasıyla suratının buruşması bir oluyor. Korkuyor. Üstüne atılırken kaçmaya çalışıyor. Karşısındaki kız haykırıyor, ellerini öne uzatıyor sanki ona saldırıyormuşum gibi. Bardağı kapıyorum onları takmadan ve yukarı fırlıyorum. Basamaklar ayaklarımın altından akıyor ve ben on adımda yukarıda buluyorum kendimi. Tuvaletten içeri girip kapıyı kilitliyorum. Birayı klozete doğru uzatıyorum...
Telefonum çalıyor birden acı acı. Açıyorum, tek elimle cebimden çıkarıp.
“Yapma ağbi,” diyor Gamlı. “Tehditler savuruyor herifler televizyonda. Durum kötü.”
Kapatıyorum telefonu. Tek bir seçenek geliyor aklıma. Önce tuvalete sonra önüme bakıyorum ve bardağı ağzıma götürüp bir güzel içiyorum. Yokoluyor yine göz. Aşağıya iniyorum. Garsonlar “İyi misin abicim,” diye sorarken hem onlardan hem de ufak tefek tipten özür diliyor, “Arkadaşa benden bir bira verin” diyor ve dışarı çıkıyorum. Gerçekten uzaylıymışım gibi bakıyorlar yüzüme. İnsanları korkutabilmek hafif gururumu okşuyor. Oturuyorum Sayko’nun yanına.
Dikkatle yüzüme bakıyor o da. Sonra şöyle diyor hafif temkinli: “Üçüncü gözün açılmış abicim, farkında mısın?”
Elimi alnıma götürüyorum ve görüyorum onu. Fakat el olarak değil, ışıktan bir yumak olarak. El işareti yapıyorum ve kıpkırmızı oluyor birden enerji topu.
“Nasıl oldu bu?”
“Gözü içtim işte yine.”
“Görüntüler kayboldu bende.” Yaklaşıyor hafif. “Kapayamıyor musun?”
“Bilmem, hissetmiyorum ki onu.”
“Beni nasıl görüyorsun peki?”
Üçüncü göze konsantre oluyorum yine ve Dr Sayko’yu görmediğimi farkediyorum. “Yoksun orada,” diyorum ardından.
“Nasıl yani?” diyor hafif bozulmuş.
“Yoksun işte orada.”
“Ya diğer insanlar?”
“Onlar orada. Küçük, yamuk yumuk, enerjisi az ışık topları çoğu.”
“Ben niye yokum yaa!”
Zorluyorum kendimi ve kapandığını hissediyorum bu sefer gözün. “Oğlum olayı niye kişisel alıyorsun. Üçüncü gözün görmeyeceği kadar özel bir tipsin belki de.”
Parmaklarıyla alnını ovuşturuyor. “Ya gerçekten hiç enerjim yoksa. Sadece bedensem ben. Ruhsuz falan bir tipsem...”
“Ne var ki bunda? Haberin bile yoktu ben üçüncü göze kavuşmadan.”
Telefon çalıyor. Gamlı yine. Açıyorum.
“Ağbi, üçüncü gözü açmanı istiyorlar. Ali Kırca’ya bağlandılar şimdi.”
“Siktirip gitsinler,” diyorum takmaz bir ifadeyle. “Ben bu gözü medyaya malzeme yapmam.”
“Sen bilirsin.”
Kapatıyor telefonu ve söylediğimin tam tersine üçüncü gözümü açmaya çalışıyorum. İçkilerin nasıl göründüğünü, vücudumun enerji durumunu, güzel kızların daha mı parlak olduğunu, gözü kullanarak bazı şeyleri değiştirip değiştiremeyeceğimi falan merak ederken kapattığım için de kızıyorum kendime. Zorluyorum bir iki kez.
“Bence üçüncü göz açılacaksa arka tarafta açılmalı,” diyor Dr Sayko. “Ön tarafta nasıl olsa gözümüz var.”
Ben ıkınıyorum.
“Düşünsene,” diyor o çağrışım akışına devam ederek. “Kıçında açılsa pantalonsuz dolaşmak zorunda kalacaktın.”
“Hay anasını be,” diyorum. “Olmuyor. Açamıyorum.”
“Zaten beni görmüyorsun öyle,” diyor Dr. “Hadi içelim.”
Biramın bittiğini farkediyorum hem ıkınıp hem bardağı kaldırmaya çalışırken. Hissiyat olarak, içki içersem şu bira sever gözün ilgisini tekrardan çekebileceğimi düşünüyorum aslında normal olarak ve yeni bir tane söylemek üzere el ediyorum ama beni görmezden geliyor garsonlar. Islık çalarak başka taraflara bakıyorlar.
“Bunların afra tafrası ne be böyle?” diye soruyor Sayko.
“Siktir et şimdi onları yaa,” diyorum. “Ne güzel üçüncü gözüm olmuştu kapadım salak gibi.”
“Hişşt Ali, baksana!” diye bağırıyor Sayko.
Ve tam da o sırada tam yanımızda bir ses duyuluyor. “İyi geceler beyler!” İnsan selinin akışına direnen iki kişinin siluetleri dönerken belirginleşip ete ve deriye bürünüyor. Böylece orada ilk olarak yirmi dakika kadar önce kaçıp giden garsonu sonra da yanındaki tipi açıkça görebiliyor ve korku dolu bir ses çıkararak yutkunuyorum.
Dr Sayko da aynı tepkiyi verirken şimdi hemen önünde, ayakta duran Dr Sayko’ya bakıyor. Aynısının tıpkısı ve o da benzer bir bakışla karşılık veriyor izdüşümüne.
“Bu bir kamera şakası olmalı,” sözlerini mırıldanırken sadece aşağı sarkmış ağzı oynuyor küçük küçük. Başka bir değişiklik gözlenmiyor Sayko’nun dumur olmuş yüzünde.
“Söyle bilader,” diyor sahte garson. “Söyle de görsünler.”
Ve ayaktaki Sayko İstiklal Marşı’nı söylemeye başlıyor müthiş bir coşkuyla. Dimdik duruyor elleri bir asker gibi bacaklarının yanına yapışmış, alnı ve çenesi ileride...
“Yaa?” diyor sahte garson yanımda oturan Dr Sayko’ya. “Ben böyle söyletirim adama İstiklal Marşı’nı.”
Bir şey diyemiyoruz. Çünkü coşkuya kapılan Nevizade sakinleri hızla ayağa kalkıp boğazlarını patlatırcasına katılıyorlar hemen marşa. Yürüyenler durup hazırol pozisyonuna geçiyor hemen. Barların üst katlarından da coşkulu sesler fırlıyor dışarıya doğru. Çın çın inliyor apartmanların arasındaki o dar yol, yankılarla.
Yavaşça ayağa dikiliyor ve biz de böğürmeye başlıyoruz marşı. İki Sayko, o kadar yakın ki, ağızlarından çıkan tükürükler birbirlerinin suratına vurup geriye sekiyor.
Cesaret duygularıyla beslenen o anlatılmaz ihtişamdan, o huşu dolu zafer duygusundan sarhoş olmuş, deli gibi bağırırken yaşlar akıyor gözlerimizden, oradaki binlerce insan gibi...
“Bu yolun dümdüz olması saçma,” diyor Dr Sayko. “Engebeler, komik tuzaklar falan konulsa, güleriz burda ne güzel.”
Bir şey demiyorum. Aklıma gelen başka bir şeyi evirip çeviriyorum o sırada. Yanımızdan, binlerce insan mal mal bakarak geçip duruyor.
“Artık diğer boyutu keşfetmenin zamanı geldi bilader,” diyorum. “Dünya gereğinden fazla kalabalık oldu. En azından İstanbul. İstediğimiz zaman şak diye geçer, orada içeriz biramızı sessiz sessiz.”
“Diğer boyutta bizim aynı kalacağımızı nerden çıkarıyorsun? Belki başka bir şeye dönüşücez.”
“Boyut değişiminde insanın da değişeceğine dair bir veri yok elimizde.”
Bir süre bir şey söylemeyip sonra ağır ağır şöyle diyor: “Bu beni pek rahatlatmadı.”
Biramızdan senkronize olarak birer yudum alıp keskin keskin birbirimize bakıyoruz.
“Diğer boyutta belki kaybettiklerimiz de olur,” diyorum. “Beraber takılırız istediğimiz zaman.”
“Bence sen diğer tarafla diğer boyutu karıştırıyorsun.”
“İkisinin aynı şey olmadığını nereden biliyorsun?”
“Ben bu tür detaylarla ilgili değilim işin esası. O tarafa biraları da geçirebilecek miyiz onla ilgiliyim.”
“Bundan emin değilim.”
“Sandalyeler de var ayrıca... Bi de manzara nasıl olacak, o da önemli...”
“Google’dan bi araştırırız bu akşam...”
Garson o sırada yanımızda bitip, bir kağıt uzatıyor Dr Sayko’ya. Bakıyor Dr, başını şüpheyle kaldırıp, gözlerini iyice bir kısarak.
“Bu ne?”
“İçeriden birisi sana bir not gönderdi,” diyor garson.
“Bana not mu gönderdi?”
“Evet.”
Eline alıp burnuna doğru yaklaştırarak görmeye çalışıyor Dr Sayko. “Bu anlaşılır bir şey değil,” diyor sonra.
“Çok fazla yaklaştırdın, biraz uzakta tut,” diyorum.
Kağıdı vücudundan dışa doğru açarak bir daha okumaya çalışıyor. “Ayağa kalkıp İstiklal marşını okursan çok seviniriz. Bir dostlar.”
Bana bakıp sinirli bir şekilde yine garsona dönüyor Sayko. “Bir kere burada imla hatası var. Bir dostlar yazılmaz. Hem kimmiş bunlar?”
“Bunu söyleyemem, kusura bakma,” diyor garson ciddi ciddi. Şaka yapıp yapmadığından hala emin olamıyorum. Dikkatle yüzüne bakıyorum. Allah Allah!
“O zaman onlara siktirip gitmelerini, evlerinde de benim için Irak marşı okumalarını söyle,” diyor Sayko, içeriye tehditkar bir bakış sallayarak. “İşe bak be!”
Bozuluyor birden garsonun suratı. Boynunu sinirli bir şekilde büküp nefes aldıktan sonra “İstiklal marşını küçümsüyor musun arkadaşım?” diyor. “Demek istediğin o mu?”
Noolduğunu şaşıran Dr. “Ne alakası var yaa!” diyor avuçlarını öne uzatarak. “Ben sadece bir piçin bana şaka yapmasına ifrit oldum. Kim bu yavşaklar? Söylesene sen bi...”
“Ben getirdim bu yazıyı,” diyor garson, ikimizi de şaşırtarak. “Ben yazdım yani. Ne olur bi kez okusan, bi tarafın mı eskir?”
Ağzı aşağı sarkmış, garsona uzunca bir süre bakıyor Dr Sayko. Gerilim doruğa çıkıyor. Bir şeyleri anlamaya çalışırken kıpkırmızı olduğu açıkça görülüyor. Söyleyebileceği şeyleri tahmin etmeye çalışıyorum kafamdan. O anda birden parmağını uzatıyor ve“Sen burada garson değilsin,” diyor. “Evet yaa, ilk defa görüyorum seni burada.”
Tutturamadığımı sorun etmiyor ve ben de kafamı sallıyorum. “Doğru söylüyorsun doktor, ben de ilk defa görüyorum. Az önce söyleyecektim...”
Ayağa kalkıp içeriye dönmüş, Ali’ye bakınıyor Sayko artık. Oldukça telaşlı görünüyor ve anlaşılan bu meseleye derhal bir açıklama getirmelerini istemek üzere bir başka yetkili aranıyor.
Ve kaçıp gidiyor birden garson. Öyle bir topukluyor ki, yerimizden bile kımıldayamıyoruz. Bağırıyor sadece: “Görürsünüz siz!”
“Şu işe bak,” diyor Dr Sayko tekrar yerine oturduktan sonra. “Naapmaya çalıştı bu herif lan şimdi?”
“Garip,” diyorum.
“Neyse,” diyor o.
Bira bardakları ağzımıza gidiyor. Tekrar aşağı indiklerinde soruyorum: “Taksim’in üstüne cam bir fanus yapılsa, orada mı oturursun burada mı bilader?”
“Orada mini etekli kızların oturmasını tercih ederim,” diyor o hemen.
“Cama görüntü de yansıtılabilir aynı zamanda,” diyorum ben. “Üstte oturanlar aşağıyı ve ufuktaki muhteşem manzarayı görebilecek. Aşağıdakiler ise üstte ne oynuyorsa onu. Seçenekleri düşünsene. Maç seyredebiliriz mesela... Gecen onikiden sonra tüm erkekler erotik fi... ”
“Reklamcı fikri bu abicim,” diyor Sayko. “Orası silme reklam dolar, başka da bi bok olmaz, gökyüzümüz de kalmaz bu arada.”
Gülüyorum yamuk yamuk ve “Başbakan’ın yurda seslenişinin gökekrandan oynatıldığını düşündüm de bir ürperme geldi,” diyorum.
“Gördün mü,” diyor Dr Sayko. “Deniz otobüslerindeki gibi Kanal 7’yi koyarlar, bütün gün o açık kalır.”
Kafamda bu konuyla ilgili bir sürü olasılığı evirip çevirirken o bu sefer başka bir açıdan giriyor lafa: “Yakında rüyalara da reklam koymayı başacaklar mı acaba?”
“Keşke öyle olsa, rüyanda siker atarsın onları bilader, bundan kolay ne var? Kola içip eğlenen adamları sopayla kovaladığını düşün... Cem Yılmaz’ın elindeki telefonu alıp götüne...”
“Bu da ne be!” deyince olasılıkları saymayı bırakıyorum hemen. Şimdi, yarısı anca içilmiş yetmişliğine bakıyor Dr Sayko. Tabi ben de. Ve “Ne ne?” diye soruyorum bardakta bir karafatma falan gördüğü tahmininde bulunarak.
“Abicim,” diyor o gözlerini kilitlendiği yerden çekmeden. “Burada bir göz var. Bana bakıyor.”
Uzanıyorum hemen ve arada bir kirpiklerini kırpıştırırken oldukça dikkatli bir şekilde bizi izleyen gözü naklen görme şanssızlığına nail oluyorum. Üstüme bir fenalık geliyor. Mideme bir yumruk yerleşip iç organlarımı haşırt diye sıkıyor sanki. “Bu ne oğlum!” diyorum sonra.
“Ne bileyim be!” diyor Sayko. “Bir göz işte.”
“Bize bakıyor resmen.” Bunu gözün konuşana doğru dönmesinden çıkarabiliyorum.
“Evet.”
“Bardağın bir numarası olmasın?”
“Hayır değil. Bak, hafif yukarıda duruyor.”
Bir süre düşündükten sonra şöyle diyorum: “İç bakalım birayı, noolacak.”
Sayko bana bakıyor şimdi. “İçeyim mi?”
“Ya da içme, sen bilirsin.”
“Para verdik ağbicim buna,” diyor o sanki zorlu bir karar almaya çalışıyormuşçasına kasılmışken.
“Doğru diyorsun,” diye destekliyorum. “İkimizin de gördüğü bir sanrı olabilir bu. Birileri bize şaka yapıyor da olabilir.”
“Olabilir tabi,” diyor o ve bardağı ağzına götürüyor. “İçmem normal di mi o zaman. Yani sizin şeyinize gelmedik der gibi mi olacak?”
“Bence öyle!”
Duruyor aniden. “Bardakta göz var diyip niye değiştirmiyoruz abicim? Çorbamda sinek var demek gibi bir şey bu.”
“Bence iç. Gelip bir şey görmezlerse alay eder ibneler bizle. Küçücük bir yudum al da görelim nooluyor...”
Koca bir yudum alıyor.
Hop, diye akıp gidiyor boğazından bira ve hiç beklemeden öne doğru geldiğimizde artık orada bir şey görememenin dumurunu yaşıyoruz ikimiz de.
“Dilimle test ettim,” diyor Dr gülerek. “Sadece sıvı vardı.”
“Demek sanrı görmüşüz,” derken pek de ikna olmuş gibi durmuyorum.
“Öyle,” derken onun da aynı ruh haline sahip olduğu yüzündeki anlamsız sırıtıştan belli oluyor.
Telefonum çalıyor o sırada. Arayan Gamlı. Açıyorum.
“Abicim,” diyor heyecan içinde. “Haberleri izliyorum şimdi. Hindistan’da bir tapınakta, on kollu bir heykel var, onun gözü çalınmış.”
“Eeee.”
“Gözün yuvasını çekiyorlar, siz oynuyorsunuz orada. Tüm dünya sizi izliyor...”
“Allah Allah. Naapıyoruz ki?”
“Bira içiyorsunuz Aslanım’da.”
Kapatıyorum başımı neler olup bittiğini anlamış gibi ağırbaşlılıkla sallayarak.
“Ne diyor?” diye soruyor Sayko.
“Yok bir şey,” derken biramı ağzıma doğru kaldırıyorum ve bu sefer benim bardağımda durduğunu görüyorum gözün.
Koyuyorum yine yerine, bir şey demeden. Garsonu çağırmaya hazırlanıyorum ki Dr Sayko “Seni görüyorum abicim,” diyor ve yine ona dönüyorum. “Hem de iki taraftan. Hem normal bakışımla hem de alttan. Sanki biranın içinden. Çok enteresan. Kafam mermer oldu galiba. He he he... Ne diyosun buna?”
Bardağı kaldırıp içindekini tümüyle mideme yuvarlıyorum ve oraya bakarken göz ortadan kaybolsa da bir başka görüntü daha açılıyor ansızın önümde.
“Ana!” diyor Sayko, şimdi parmaklarını şıklatarak. “Bir kız.”
Gerçekten de sarışın bir kızın yüzüne bakıyoruz alttan. Hem de birbirimize. Mal gibi göründüğümüz aşikar. “Ben de görüyorum,” diyorum büyük bir teslimiyetle.
Gülüyor kız ve bardağın üstünden uzanıp muhtemelen sevgilisini öpünce göğüsleri gözümüze girecek gibi oluyor.
“Oha,” diyor Sayko.
İkinci görüntüyü önümden kovmaya çalışırcasına gözümü falan kırpıştırırken bir başkası daha açılıyor önümde. Bende üçe Dr Sayko’da dörde çıkıyor olmalı. İçiçe giren ve hafiften birbirine karışan pencereler. Bazen biri bazen öbürü çıkıyor ön plana... Arkadaşımın “Hassiktir yaa,” deyişi içinde bulunduğumuz durumun boktanlığını açıklıyor. “Bayılıcam lan şimdi.”
Bir başka yudumla bir ekran daha açılıyor o sırada. Ayı gibi bir herif. İğrenç dişlerini dışarıda bırakarak ayıca gülüyor. Şu anda yapacağım bir şey yok, bekliyorum, sabırla, ufak tefek bir tip ekrana gelinceye kadar ve birden fırlayıp bardan içeri dalıyorum. Hızla koştururken tipi görüyor, bardağını eline aldığını teşhis ediyor ve bağırıyorum: “Bırak onu yerine. Hişşt! Ulan!”
Tipin benden tarafa bakmasıyla suratının buruşması bir oluyor. Korkuyor. Üstüne atılırken kaçmaya çalışıyor. Karşısındaki kız haykırıyor, ellerini öne uzatıyor sanki ona saldırıyormuşum gibi. Bardağı kapıyorum onları takmadan ve yukarı fırlıyorum. Basamaklar ayaklarımın altından akıyor ve ben on adımda yukarıda buluyorum kendimi. Tuvaletten içeri girip kapıyı kilitliyorum. Birayı klozete doğru uzatıyorum...
Telefonum çalıyor birden acı acı. Açıyorum, tek elimle cebimden çıkarıp.
“Yapma ağbi,” diyor Gamlı. “Tehditler savuruyor herifler televizyonda. Durum kötü.”
Kapatıyorum telefonu. Tek bir seçenek geliyor aklıma. Önce tuvalete sonra önüme bakıyorum ve bardağı ağzıma götürüp bir güzel içiyorum. Yokoluyor yine göz. Aşağıya iniyorum. Garsonlar “İyi misin abicim,” diye sorarken hem onlardan hem de ufak tefek tipten özür diliyor, “Arkadaşa benden bir bira verin” diyor ve dışarı çıkıyorum. Gerçekten uzaylıymışım gibi bakıyorlar yüzüme. İnsanları korkutabilmek hafif gururumu okşuyor. Oturuyorum Sayko’nun yanına.
Dikkatle yüzüme bakıyor o da. Sonra şöyle diyor hafif temkinli: “Üçüncü gözün açılmış abicim, farkında mısın?”
Elimi alnıma götürüyorum ve görüyorum onu. Fakat el olarak değil, ışıktan bir yumak olarak. El işareti yapıyorum ve kıpkırmızı oluyor birden enerji topu.
“Nasıl oldu bu?”
“Gözü içtim işte yine.”
“Görüntüler kayboldu bende.” Yaklaşıyor hafif. “Kapayamıyor musun?”
“Bilmem, hissetmiyorum ki onu.”
“Beni nasıl görüyorsun peki?”
Üçüncü göze konsantre oluyorum yine ve Dr Sayko’yu görmediğimi farkediyorum. “Yoksun orada,” diyorum ardından.
“Nasıl yani?” diyor hafif bozulmuş.
“Yoksun işte orada.”
“Ya diğer insanlar?”
“Onlar orada. Küçük, yamuk yumuk, enerjisi az ışık topları çoğu.”
“Ben niye yokum yaa!”
Zorluyorum kendimi ve kapandığını hissediyorum bu sefer gözün. “Oğlum olayı niye kişisel alıyorsun. Üçüncü gözün görmeyeceği kadar özel bir tipsin belki de.”
Parmaklarıyla alnını ovuşturuyor. “Ya gerçekten hiç enerjim yoksa. Sadece bedensem ben. Ruhsuz falan bir tipsem...”
“Ne var ki bunda? Haberin bile yoktu ben üçüncü göze kavuşmadan.”
Telefon çalıyor. Gamlı yine. Açıyorum.
“Ağbi, üçüncü gözü açmanı istiyorlar. Ali Kırca’ya bağlandılar şimdi.”
“Siktirip gitsinler,” diyorum takmaz bir ifadeyle. “Ben bu gözü medyaya malzeme yapmam.”
“Sen bilirsin.”
Kapatıyor telefonu ve söylediğimin tam tersine üçüncü gözümü açmaya çalışıyorum. İçkilerin nasıl göründüğünü, vücudumun enerji durumunu, güzel kızların daha mı parlak olduğunu, gözü kullanarak bazı şeyleri değiştirip değiştiremeyeceğimi falan merak ederken kapattığım için de kızıyorum kendime. Zorluyorum bir iki kez.
“Bence üçüncü göz açılacaksa arka tarafta açılmalı,” diyor Dr Sayko. “Ön tarafta nasıl olsa gözümüz var.”
Ben ıkınıyorum.
“Düşünsene,” diyor o çağrışım akışına devam ederek. “Kıçında açılsa pantalonsuz dolaşmak zorunda kalacaktın.”
“Hay anasını be,” diyorum. “Olmuyor. Açamıyorum.”
“Zaten beni görmüyorsun öyle,” diyor Dr. “Hadi içelim.”
Biramın bittiğini farkediyorum hem ıkınıp hem bardağı kaldırmaya çalışırken. Hissiyat olarak, içki içersem şu bira sever gözün ilgisini tekrardan çekebileceğimi düşünüyorum aslında normal olarak ve yeni bir tane söylemek üzere el ediyorum ama beni görmezden geliyor garsonlar. Islık çalarak başka taraflara bakıyorlar.
“Bunların afra tafrası ne be böyle?” diye soruyor Sayko.
“Siktir et şimdi onları yaa,” diyorum. “Ne güzel üçüncü gözüm olmuştu kapadım salak gibi.”
“Hişşt Ali, baksana!” diye bağırıyor Sayko.
Ve tam da o sırada tam yanımızda bir ses duyuluyor. “İyi geceler beyler!” İnsan selinin akışına direnen iki kişinin siluetleri dönerken belirginleşip ete ve deriye bürünüyor. Böylece orada ilk olarak yirmi dakika kadar önce kaçıp giden garsonu sonra da yanındaki tipi açıkça görebiliyor ve korku dolu bir ses çıkararak yutkunuyorum.
Dr Sayko da aynı tepkiyi verirken şimdi hemen önünde, ayakta duran Dr Sayko’ya bakıyor. Aynısının tıpkısı ve o da benzer bir bakışla karşılık veriyor izdüşümüne.
“Bu bir kamera şakası olmalı,” sözlerini mırıldanırken sadece aşağı sarkmış ağzı oynuyor küçük küçük. Başka bir değişiklik gözlenmiyor Sayko’nun dumur olmuş yüzünde.
“Söyle bilader,” diyor sahte garson. “Söyle de görsünler.”
Ve ayaktaki Sayko İstiklal Marşı’nı söylemeye başlıyor müthiş bir coşkuyla. Dimdik duruyor elleri bir asker gibi bacaklarının yanına yapışmış, alnı ve çenesi ileride...
“Yaa?” diyor sahte garson yanımda oturan Dr Sayko’ya. “Ben böyle söyletirim adama İstiklal Marşı’nı.”
Bir şey diyemiyoruz. Çünkü coşkuya kapılan Nevizade sakinleri hızla ayağa kalkıp boğazlarını patlatırcasına katılıyorlar hemen marşa. Yürüyenler durup hazırol pozisyonuna geçiyor hemen. Barların üst katlarından da coşkulu sesler fırlıyor dışarıya doğru. Çın çın inliyor apartmanların arasındaki o dar yol, yankılarla.
Yavaşça ayağa dikiliyor ve biz de böğürmeye başlıyoruz marşı. İki Sayko, o kadar yakın ki, ağızlarından çıkan tükürükler birbirlerinin suratına vurup geriye sekiyor.
Cesaret duygularıyla beslenen o anlatılmaz ihtişamdan, o huşu dolu zafer duygusundan sarhoş olmuş, deli gibi bağırırken yaşlar akıyor gözlerimizden, oradaki binlerce insan gibi...
Delikler ve Sahte Banklar
Dr Sayko’yla deniz kıyısında takılıyoruz. Bir simidi bölüşmüşüz, yanına da soğan kırmışız. Üstüne de sülfürik asit içiyoruz arada bir...
“Simitleri böyle daire şeklinde yemek Türk halkını kısırdöngüye sokuyor olabilir,” diyor Sayko.
“Nasıl olmalı?”
“Mantıksız ve kaotik olmalı. Belli bir şekli olmamalı. Her açıdan değişik görünmeli.”
“Yerken normal olacak ama di mi?”
“Çok da normal olmamalı.”
“Anladım.”
“Bazen tatsız tuzsuz olsa, bazen de hindi etine benzese tadı mesela. Evet. Bu fena değil... Bazı yerleri katı, bazen de krema gibi...”
“Fiyatı ne olacak?”
“Aynı.”
Bir süre konuşmuyoruz. Psikolojik olarak herhalde, çiğnediğim lokma biftek tadı bırakıyor dilimin üstünde. Yere bakıyorum. Ve şöyle diyorum: “Şurada birden bir delik açılsa girer misin bilader içeriye?”
O da bakıyor benim baktığım yere. “Bilmem ki,” diyor sonra. “Götüm yemez herhalde.”
“Risk almazsın yani... Belki süper bir yere açılacak.”
Düşünüyor... “Iıh, almam...”
“Sizin evin oraya çıkabilir mesela. Bu yolu kullanırsın artık eğlendikten sonra. Deliğe atladığını ve iki saniye sonra Sarıyer’deki bahçeden dışarı çıktığını düşün.”
“Kesin bir ibnelik olur o işte. Otobüs sıkıcı falan ama garantili...”
“Zaten delik falan açılmaz. Hayat çok düz.”
“Açılsa da girmeyeceğim için sorun yok...”
Bakıyoruz bir süre daha yere. Göz yanılsaması olabilir. Açılacak gibi oluyor bir şey. Küçücük. Bir farenin anca çıkabileceği kadar. Ama refleksiv olarak gözümü kırpıp tekrar açtığımda topraktan başka bir şey görmüyorum orada.
Hoparlörün hoparlör olduğunu anlamamış, bir anda ayı gibi anırıyor müezzin. Camiye kalkıyor gözlerimiz.
“Bilader,” diyor Sayko. “Şöyle bir istatistik olsa. Her gün beş vakit camiye gidenler daha çok iş alıyormuş, kazançları diğer halktan en az üç kat daha fazlaymış. Namaza başlar mısın?”
“Camiye gider çıkarım beş vakit, namaz kılmam.”
“Abicim lafı kıvırma, anladın işte.”
“Anlar bilader tanrı. Kimi kandırıyosun sen. Çıkar için oraya gittin mi babayı alırsın.”
“Abicim, bu adamların yarısı çıkar için, hava atmak için camiye gidiyor. Yalan mı?”
“Doğru da, üç kat fazla da kazanmıyorlar...”
“Kazansalar diyorum...”
“Çıkar güderek ibadet edenler kazanamayacak işte yine... Diğerleri kazanacak...”
“Tamam bilader tamam. Bir şey söylemedim say.”
Gevrekten bir ısırık daha alıyorum. Bu sefer çiğköfteye benziyor tadı. Yanımda hızlı hızlı, garip bir hırıltıyla soluk aldığını duyabiliyorum Sayko’nun. Dönüyorum nahoş bir suratla.
“Kızma karde...” Şaşkınlıkla yanımda oturan sakallı, iri yarı, gözleri kaymış gitmiş tipe bakıyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Dönüp bir zaman atlaması mı yaşadım, ya da uyuya mı kaldım diye çevreme de göz atıyorum hızla. “Pardon,” deyip ayağa dikiliyorum sonra...
“Nooldu abicim?” diye soruyor Dr Sayko.
Bakıyorum. Orada oturuyor Dr... Yine aynı yerde. Benim sağımda.
“Bir şey mi oldu?”
“Yok, yok bişey,” deyip votkadan koca bir yudum alıyorum banka çöker çökmez. Elim hafif titriyor.
“Yenen yemek kitabı yapsalar tutar mı sence abicim,” diye soruyor o şak diye. “Sayfada hangi tarif varsa onun tadında olduğunu düşün.”
Dikkatim hemen bu konunun üstüne atlayıp yoğunlaşıyor. Çağrışımlar beynimde göbek atıp oynamaya başlıyor... “Yaprakları kıvrılıp puro olan kitap da olabilir...”
“Evet. On sayfadan bir puro çıktığını varsayalım. Oraya kadar okuması ödüllendirilmiş olur insanların...”
“Arkadaşım siktirip gitsene şurdan,” diyor birden bir ses. Gözlerim pörtleyiveriyor hemen. Yarım metre geriye kaçıp dehşet içinde bakıyorum. “Kafamı siktin lan saçmalıklarınla,” diye devam ediyor iri yarı, şekli şemali kaymış herif. “Deliliğini siktiricen şimdi ama...”
Ayağa atıyorum kendimi. “Pardon,” derken uzaklaşıyorum yavaştan... “Ben kalkıyordum zaten... Çok özür dilerim...” Bir adım daha ve birden, orada, on dakika önce gözlerimi dikip baktığım yerde bir delik açılınca içine düşüyorum!
Aaah!
Sadece iki metre ama... Donk, diye kalakalıyorum sızlayan tabanlarımın üstünde.
Tepemde belirip “Allah Allah!” diyerek bakıyor Dr Sayko. “Harbiden açıldı lan delik!”
“Simitleri böyle daire şeklinde yemek Türk halkını kısırdöngüye sokuyor olabilir,” diyor Sayko.
“Nasıl olmalı?”
“Mantıksız ve kaotik olmalı. Belli bir şekli olmamalı. Her açıdan değişik görünmeli.”
“Yerken normal olacak ama di mi?”
“Çok da normal olmamalı.”
“Anladım.”
“Bazen tatsız tuzsuz olsa, bazen de hindi etine benzese tadı mesela. Evet. Bu fena değil... Bazı yerleri katı, bazen de krema gibi...”
“Fiyatı ne olacak?”
“Aynı.”
Bir süre konuşmuyoruz. Psikolojik olarak herhalde, çiğnediğim lokma biftek tadı bırakıyor dilimin üstünde. Yere bakıyorum. Ve şöyle diyorum: “Şurada birden bir delik açılsa girer misin bilader içeriye?”
O da bakıyor benim baktığım yere. “Bilmem ki,” diyor sonra. “Götüm yemez herhalde.”
“Risk almazsın yani... Belki süper bir yere açılacak.”
Düşünüyor... “Iıh, almam...”
“Sizin evin oraya çıkabilir mesela. Bu yolu kullanırsın artık eğlendikten sonra. Deliğe atladığını ve iki saniye sonra Sarıyer’deki bahçeden dışarı çıktığını düşün.”
“Kesin bir ibnelik olur o işte. Otobüs sıkıcı falan ama garantili...”
“Zaten delik falan açılmaz. Hayat çok düz.”
“Açılsa da girmeyeceğim için sorun yok...”
Bakıyoruz bir süre daha yere. Göz yanılsaması olabilir. Açılacak gibi oluyor bir şey. Küçücük. Bir farenin anca çıkabileceği kadar. Ama refleksiv olarak gözümü kırpıp tekrar açtığımda topraktan başka bir şey görmüyorum orada.
Hoparlörün hoparlör olduğunu anlamamış, bir anda ayı gibi anırıyor müezzin. Camiye kalkıyor gözlerimiz.
“Bilader,” diyor Sayko. “Şöyle bir istatistik olsa. Her gün beş vakit camiye gidenler daha çok iş alıyormuş, kazançları diğer halktan en az üç kat daha fazlaymış. Namaza başlar mısın?”
“Camiye gider çıkarım beş vakit, namaz kılmam.”
“Abicim lafı kıvırma, anladın işte.”
“Anlar bilader tanrı. Kimi kandırıyosun sen. Çıkar için oraya gittin mi babayı alırsın.”
“Abicim, bu adamların yarısı çıkar için, hava atmak için camiye gidiyor. Yalan mı?”
“Doğru da, üç kat fazla da kazanmıyorlar...”
“Kazansalar diyorum...”
“Çıkar güderek ibadet edenler kazanamayacak işte yine... Diğerleri kazanacak...”
“Tamam bilader tamam. Bir şey söylemedim say.”
Gevrekten bir ısırık daha alıyorum. Bu sefer çiğköfteye benziyor tadı. Yanımda hızlı hızlı, garip bir hırıltıyla soluk aldığını duyabiliyorum Sayko’nun. Dönüyorum nahoş bir suratla.
“Kızma karde...” Şaşkınlıkla yanımda oturan sakallı, iri yarı, gözleri kaymış gitmiş tipe bakıyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Dönüp bir zaman atlaması mı yaşadım, ya da uyuya mı kaldım diye çevreme de göz atıyorum hızla. “Pardon,” deyip ayağa dikiliyorum sonra...
“Nooldu abicim?” diye soruyor Dr Sayko.
Bakıyorum. Orada oturuyor Dr... Yine aynı yerde. Benim sağımda.
“Bir şey mi oldu?”
“Yok, yok bişey,” deyip votkadan koca bir yudum alıyorum banka çöker çökmez. Elim hafif titriyor.
“Yenen yemek kitabı yapsalar tutar mı sence abicim,” diye soruyor o şak diye. “Sayfada hangi tarif varsa onun tadında olduğunu düşün.”
Dikkatim hemen bu konunun üstüne atlayıp yoğunlaşıyor. Çağrışımlar beynimde göbek atıp oynamaya başlıyor... “Yaprakları kıvrılıp puro olan kitap da olabilir...”
“Evet. On sayfadan bir puro çıktığını varsayalım. Oraya kadar okuması ödüllendirilmiş olur insanların...”
“Arkadaşım siktirip gitsene şurdan,” diyor birden bir ses. Gözlerim pörtleyiveriyor hemen. Yarım metre geriye kaçıp dehşet içinde bakıyorum. “Kafamı siktin lan saçmalıklarınla,” diye devam ediyor iri yarı, şekli şemali kaymış herif. “Deliliğini siktiricen şimdi ama...”
Ayağa atıyorum kendimi. “Pardon,” derken uzaklaşıyorum yavaştan... “Ben kalkıyordum zaten... Çok özür dilerim...” Bir adım daha ve birden, orada, on dakika önce gözlerimi dikip baktığım yerde bir delik açılınca içine düşüyorum!
Aaah!
Sadece iki metre ama... Donk, diye kalakalıyorum sızlayan tabanlarımın üstünde.
Tepemde belirip “Allah Allah!” diyerek bakıyor Dr Sayko. “Harbiden açıldı lan delik!”
Mekanlar ve Sayılar
Dr Sayko’yla Danışmend geçidinde oturuyoruz…
“Bilader dikkat ettim,” diyor Sayko. “Burada hep otuz bir kişi var. Birileri gelince diğerleri gidiyor. Sanki anlaşılmış bir şey bu.”
“Sandalye sayısı yüzünden olmasın,” diyorum.
“Hep dolu değil ki sandalyeler,” diyor o. “Mesela yirmi kişi oturuyorsa, diğer on bir kişi vitrinlere bakıyo ya da geziniyo oluyor.”
Susuyoruz. Önüne bakarken kafasını sallıyor o yavaştan. Sanki mistik bir alanla çevrelenmiş gibi bir tavır takınması beni gıcık ediyor. Üstelik bir anlam da bulamıyorum bu işte. Öyleyse ne olacak! Ama garip. Öyleyse gerçekten garip. Kalkıp hızla dışarı çıkıyorum avludan. Ben geçerken bir kız geçide giriyor. Beş saniye bekleyip yine giriyorum, o kız dükkana atıyor bu sefer kendini. Yine çıkıyorum. Avludaki kitapçıdan birisi adımını dışarı atıyor. İçeri giriyorum, çaycı “Hişşt, Burak! Baksana lan!” diyerek geçide dalıyor yanımdan geçip...
Bezgin bir ifadeyle geri dönüp sandalyeme oturuyorum ve Sayko’nun bilmiş bilmiş suratıma baktığını görüyorum. “Gördün mü?” diyor.
“Gördüm.”
“Kedileri saymıyorsunuz,” diyor yanımızda diklene diklene çevreye bakınan kavgacı tekir. Karşıdaki dükkanın kedisi. “33 canlı olmalı avluda. Bu değişmez bir kuraldır. İki kedi var. Üçe çıksa insan sayısı otuza düşer.”
Sayko’ya bakıyorum. “Yanımızdaki kedi konuştu,” diyorum boş bir ifadeyle.
O bir şey diyemeden kedi, “Ben konuşmadım, sen beyninde konuşturdun beni,” diyor. “Yani ne söylememi istiyorsan onu söyledim.”
“Bence de öyle olmalı,” diyor Sayko. “Kedilerin konuşması imkansız.”
“Ama sen de duydun işte onu bilader?” diye ciyaklıyorum isyan içinde.
“Doğruya doğru, duydum,” diyor.
“Duydu tabi,” diyor kedi masaya sürtünerek. “Ne var bunda.”
“Ben kafamda yarattıysam bu işi, sen nasıl duyabilirsin ki? Mantıksız. Sadece şu kediyle konuşsam neyse. Ben üşüttüm derim, çıkarım işin içinden…”
“Bi dakka,” diyor kedi. “Şu ibnenin icabına bakmam lazım.” Ve gidip kilise tarafından avluya sızmaya çalışan sarı bir kediye girişiyor pata küte.
“Amma agresif lan bu da!” diyor Sayko.
“Oğlum,” diyorum lakayıtlığına şaşkınlıkla bakarak. Kızmak istiyorum. Ama birden gidiyor aklımdaki her şey. On dakika öncesinde, çay bardağım dolu, çevreyi seyrederken buluyorum kendimi.
“Bilader dikkat ettim,” diyor Sayko. “Burada hep otuz bir kişi var. Birileri gelince diğerleri gidiyor. Sanki anlaşılmış bir şey bu.”
Bir an ona bakıp, sonra anlamsızlığı kabullenmiş bir şekilde kafamı sallıyorum. “Öyledir mutlaka,” diyip çayımdan güzelce bir yudum alıyorum. Oooh!
Göz kırpıyor kedi bana ileriden….
“Bilader dikkat ettim,” diyor Sayko. “Burada hep otuz bir kişi var. Birileri gelince diğerleri gidiyor. Sanki anlaşılmış bir şey bu.”
“Sandalye sayısı yüzünden olmasın,” diyorum.
“Hep dolu değil ki sandalyeler,” diyor o. “Mesela yirmi kişi oturuyorsa, diğer on bir kişi vitrinlere bakıyo ya da geziniyo oluyor.”
Susuyoruz. Önüne bakarken kafasını sallıyor o yavaştan. Sanki mistik bir alanla çevrelenmiş gibi bir tavır takınması beni gıcık ediyor. Üstelik bir anlam da bulamıyorum bu işte. Öyleyse ne olacak! Ama garip. Öyleyse gerçekten garip. Kalkıp hızla dışarı çıkıyorum avludan. Ben geçerken bir kız geçide giriyor. Beş saniye bekleyip yine giriyorum, o kız dükkana atıyor bu sefer kendini. Yine çıkıyorum. Avludaki kitapçıdan birisi adımını dışarı atıyor. İçeri giriyorum, çaycı “Hişşt, Burak! Baksana lan!” diyerek geçide dalıyor yanımdan geçip...
Bezgin bir ifadeyle geri dönüp sandalyeme oturuyorum ve Sayko’nun bilmiş bilmiş suratıma baktığını görüyorum. “Gördün mü?” diyor.
“Gördüm.”
“Kedileri saymıyorsunuz,” diyor yanımızda diklene diklene çevreye bakınan kavgacı tekir. Karşıdaki dükkanın kedisi. “33 canlı olmalı avluda. Bu değişmez bir kuraldır. İki kedi var. Üçe çıksa insan sayısı otuza düşer.”
Sayko’ya bakıyorum. “Yanımızdaki kedi konuştu,” diyorum boş bir ifadeyle.
O bir şey diyemeden kedi, “Ben konuşmadım, sen beyninde konuşturdun beni,” diyor. “Yani ne söylememi istiyorsan onu söyledim.”
“Bence de öyle olmalı,” diyor Sayko. “Kedilerin konuşması imkansız.”
“Ama sen de duydun işte onu bilader?” diye ciyaklıyorum isyan içinde.
“Doğruya doğru, duydum,” diyor.
“Duydu tabi,” diyor kedi masaya sürtünerek. “Ne var bunda.”
“Ben kafamda yarattıysam bu işi, sen nasıl duyabilirsin ki? Mantıksız. Sadece şu kediyle konuşsam neyse. Ben üşüttüm derim, çıkarım işin içinden…”
“Bi dakka,” diyor kedi. “Şu ibnenin icabına bakmam lazım.” Ve gidip kilise tarafından avluya sızmaya çalışan sarı bir kediye girişiyor pata küte.
“Amma agresif lan bu da!” diyor Sayko.
“Oğlum,” diyorum lakayıtlığına şaşkınlıkla bakarak. Kızmak istiyorum. Ama birden gidiyor aklımdaki her şey. On dakika öncesinde, çay bardağım dolu, çevreyi seyrederken buluyorum kendimi.
“Bilader dikkat ettim,” diyor Sayko. “Burada hep otuz bir kişi var. Birileri gelince diğerleri gidiyor. Sanki anlaşılmış bir şey bu.”
Bir an ona bakıp, sonra anlamsızlığı kabullenmiş bir şekilde kafamı sallıyorum. “Öyledir mutlaka,” diyip çayımdan güzelce bir yudum alıyorum. Oooh!
Göz kırpıyor kedi bana ileriden….
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)