Pırıl pırıl bir gün. Sadece tek bir kara bulut var havada, o da tam üstümüzde duruyor. Dr Sayko’yla birlikte Galata Kulesi’ne bakan barın önündeki masalardan birine kurulmuş, biralarımızı yudumluyoruz.
“Bence küçültücü ayarı olan bir gözlük kullanmamız lazım,” diyor Dr Sayko. “Kuleyi tam olarak görebilmek için başımızı her seferinde aşağıdan yukarıya doğru kaldırmamız gerekiyor.”
Kafamı sallarken bir kez daha boynumu kırıp yukarıya bakıyorum. Dördüncü katın penceresinden bir at kafasını çıkarmış çevreyi izliyor. Doğu yönünde, üç masa uzağımızda, hararetle karşısındaki şişko kadına bir şeyler anlatan çirkin herifin bardağına damlıyor salyaları. Adam, çalınır diye atını evine mi çıkarıyor acaba, diye düşünürken, midem de bulanıyor. Çeviriyorum kafamı.
“Ayrıca,” diye devam ediyor Dr Sayko bir yandan. “Kimseden de korkmayız böylece. Düşünsene abicim. Küçültücü ayara aldık mı herkes gözümüze küçücük görünecek.”
“Hı hı,” diyorum aklım başka yerde. “Şu buluta takıldı aklım birader. Aşağıya iniyor sanki.”
Kaldırıyor o, kafasını. “Yooo, aynı yerde duruyor abicim, bir anormallik yok. Haa, bak bu özelliği de ekleyebiliriz. Nereye bakarsan oranın uzaklığını ölçer gözlük…”
“Neyse,” diyip, bardağımın ortasında birikmiş beyaz sıvıya dikiyorum gözlerimi. Yukarı dönüyorum tabii akabinde. Pencerelere en az iki üç metre uzakta olduğumuzu bir kez daha teşhis edip rahatlıyorum. “Tükürük analizi yapan bardak üretilse süper olur bence,” diyorum o an aklımda çakan fikirle. “Garsonlara falan güvenmek pek akıllıca değil. Hani havuzlara işeyince rengarenk bir renk çıkıyor ya ortaya. O şekilde halledilebilir.”
“Masaların ortasına mutfağı ve koridoru gösteren bir ekran koysalar bence müşteriler çok daha rahat eder,” diyor Dr Sayko. “Bi de şeffaflıktan bahsediyorlar… İçeride neler olup bittiği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Belki götünü kaşıyor aşçı patatesleri kesmeden önce…”
O soğukta, paltolarımıza iyice gömülmüşken alnında biriken terleri siliyor Dr Sayko. “Bu ne ağbicim yaa, acayip bir basınç var.”
“Kasvetli bir hava bu,” diye cevaplıyorum onu. “Acayip hem de…” Kalkıp bağırmak, haykırmak falan isterken tutuyorum kendimi. Osuruğun kıçımdan pırt diye kaçıvermesini engelleyemiyorum ama. Ses sokaklara yayılıp büyüyor.
“Oha,” diyor Dr Sayko. Yollarda durup çevrelerine bakınıyor insanlar. Bazıları ellerini kaldırıp arkalarındaki tiplere “Yuh be!” diye serzenişte bulunuyor.
“Allah Allah yaa,” diyorum ben kafamı kaşıyarak. “Niye bu kadar yankı yapsın ki? Azıcık bir ses çıkması lazım.”
“Bu azıcıksa, sıçsan noolacak kimbilir abicim,” diyor Dr Sayko. “Neredeyse yıkıyordun arkandaki masayı.”
“Çok saçma,” diyorum ben ve bir kez daha deneme ihtiyacını duyuyorum olayı. Pırt, diye sallıyorum hafif ve eşek arısı etkisiyle sallanıyor civardaki pencerelerin camları. Kişniyor at yukarıda.
“Abicim bu ne yaa!” diye yüzünü buruşturuyor Dr Sayko. “Ne yedin sen böyle?” İnsanlar da dönmüş bana bakıyorlar artık çatılmış kaşlarıyla. Suçluyu keşfetmiş olmanın hazzıyla parlıyor suratları. Bu arada böyle bir saçmalığa neyin sebep olabileceğini düşünüyorum ben de. “İnanılacak gibi değil,” diye mırıldanıyorum.
O anda koşturup geliyor garson. “Pardon abicim,” diye mahcup bir gülüş savurarak iskemlemin altına uzanıyor. Kıllanıyorum tabi hemen. Nedense götüme tıpa falan takmaya çalışacakları geliyor aklıma. Tabii ki utanıyorum çıkardığım o dehşetengiz sesten ve bilinçaltım bunu hemen akıl ötesi bir cezayla özdeşleştiriyor. Ama o alttan bir alet çekip çıkararak doğruluyor hemen. “Megafonu ödünç almışlardı da, buraya bırakıp çekmiş gitmiş yavşak,” diyor özür dilercesine. “Hay anasını, ayarını da sonda bırakmış göt.” Sonra hemen sokaktaki insanlara çeviriyor ağzına götürdüğü megafonu. “Dağılın, dağılın, hadi işinize. Allaallaaaa!” Ağzıyla osuruk sesi çıkarıyor sonra hiddetle. “Bok var sanki.”
Minareden bir ses büyüyüveriyor aynı anda. “Kerem, oğlum, şunu etme demedi midiydim ben sana yav, tövbeeeee, tam ezana girecem, dağıldı konsantrasyonum be canım!”
“Ahmet abicim, burada bir müşteri osurdu da o yüzden şeyettim,” diye megafona var gücüyle bağırıyor adının Kerem olduğu anlaşılan garson.
“Yaa arkadaşım, tamam,” diye araya girmeye çalışıyorum.
“Tövbeee, abdestimi bozdunuz be, püüü, kırdırtacaksın bana o mikrofonu o olcak,” diye bağırıp kapatıyor yayını imam.
Omzunu silkip içeri yollanıyor garson.
“İlginç,” diyor Dr Sayko.
Depresyon kasvetli bir ayı gibi çöküyor hemen üstüme. Az önceki aptallığa kafamı sallarken bir yandan da alnımda biriken boncuk boncuk teri silmek için bir peçete kapıyorum yan masadan. Salya dolu birasını bir dikişte bitiriyor üç masa yanımdaki herif ve ben kusmamak için hemen ağzımı kapatmak zorunda kalıyorum. Ezan başlayacak gibi oluyor o sırada. Gibi olmasının nedeni, iki üç kupleden sonra imamın şöyle bir on saniye duraklayıp, ardından bir küfür sallayarak yayını kapatması.
Başımı gökyüzüne çeviriyorum ben. Kuşkuyla çatılıyor kaşlarım. Sanki daha da inmiş gibi geliyor bulut. Karanlığı o kadar yoğun ki nefes alamayacakmışım gibisinden bir korkuya kapılıyorum. Böyle bir şey olsa Tophane’deki balıkadam dükkanlarına kadar nefesimizi tutabilir miyiz acaba, diye düşünüyorum. Orada oksijen tüpü satılıp satılmadığına kafa patlatmaya girişiyorum ardından.
Susmuş, mal gibi caddenin akışına bakıyor Dr Sayko. Ben de dönüyorum ve yoldan aşağı bir Hintlinin, önüne bir fil sürüsünü katmış indiğini görüyorum. Geçip gidiyorlar alelade bir halüsinasyon gibi.
“Gördün mü sen de?” diye soruyorum Dr Sayko’ya dönüp.
“Neyi?” diyor.
Sesler duyunca, kafamı caddeye çeviriyorum yine. Altı tane çıplak kız çığlıklar atıp gülüşerek koşturup geçiyorlar. Ardından büyük bir kalabalıkla kaplanıyor yol. Binlerce erkek harala gürele koşturuyor peşlerinden.
Yine Doktor’a dönerken, “Gördün mü?” diyorum
“Neyi?” diyor bir kez daha ve ben tam küfür edecekken, başına bir kartalın konmuş olduğunu fark ediyorum. Kocaman. Kafasını hızla sağa sola çevirirken bir bıçak gibi kesiyor vahşi bakışları. Korkudan yutkunmayı bile beceremiyorum. Kalbimi eline almış sıkıyor sanki bir dev. Donuma kadar ıslandığımı hissedebiliyorum artık. Bıçağı eline alıp sıkıyor Dr Sayko. Bir şey demiyor ama suratına deliliğin oturduğunu görebiliyorum.
Garson dışarı fırlayıp kuşkuyla süzüyor etrafı. Ağırdan yüz elli derecelik bir dönüş gerçekleştirirken gözlerini kıstıkça kısıyor. Kartalı görmüyor, evet o tarafa bakmıyor. Sayko’ya dönüyorum ben de hemen. Kartal yok artık. Elindeki rakıyı kaldırıp kafasının yerinde duran saksıya döküyor. Öksürüyor saksı dışarıya biraz toprak saçarak. Hissediyorum karanlığı. Kulenin yarısının kaybolduğunu ve yutulmaya devam ettiğini de… Dehşet içinde kafamı kaldırınca kara bulutun yarım metre üstümüze kadar indiğini görüyorum. Aklım yitip gitmek için tepinirken anlamaya çalışıyorum neler olduğunu…
“Hah!” diye bağırıyor o sırada garson. Parmağının ucunu doğrulttuğu yere bakınca, kırk yaşlarında, incecik, hırpani bir adamın ağacın ardından fırlayıp kaçmaya başladığını görüyorum. Saksıların yanından sopayı kapıp peşinden koşturuyor garson ve bulut dağılıp gidiyor bir anda. Yıllardır soluksuz durmuşçasına çekiyoruz havayı içimize. Hemen ardından gülme krizi geliyor. Kafası yavaşça dönüşüyor, saksı yok olurken kıkırdayan Dr Sayko beliriyor arkasından. “Nooluyo yaa, hay ağzına… Tutamıyorum kendimi birader.”
“Ehi he he he, ahahaaa!”
Garson geri dönüyor biz masaya vurup gülerken. “Orospu çocuğu yaa,” diyor başını sağa sola sallayarak, “Ben böyle negatif enerji dolu bir herif görmedim. Geliyor içimizi daraltıyor pezevenk. Üç öğün yemek verecekmişsiz. Al babayı!” Sandalyelerimizden yere düşerken kıkırdamaya devam ediyoruz biz. Sahte Arnavut kaldırımına vuruyoruz ellerimizi. İşin garibi bizden başka kimsenin gülmemesi. Sinir içinde içeriye yollanıyor garson. Arkasından bağırmak istiyoruz, iki rakı daha, diye ama gülmekten başaramıyoruz.
Adamın kafası o anda uzanıveriyor köşeden ve biz bir anda ağlamaya başlıyoruz. Garson fırlıyor yine dışarı ve beş saniye geçmeden böğüre böğüre gülmeye geri dönüyoruz…
Yarım saat kadar sonra…
“Abicim niye çok amaçlı bir yaşam sürmediğimizi, öyle şeyler üretmediğimizi anlayamıyorum,” diyor Dr Sayko, elindeki bardaktan koca bir yudumu güplettikten hemen sonra.
“Ne gibi?” diye soruyorum hafif ilgisiz.
“Mesela şu Tünel. Aşağı inerken Karaköy’deki aracı da yukarı çekiyor ya.”
“Evet.”
“Tamam, peki, güzel ama niye bu arada alt katlara döşenmiş dişli sistemi buğday öğütme işinde de kullanılmıyor?”
Bakıyorum parmağım çenemde, konu üstüne düşünüyormuş gibi.
“Kızlar sokaklarda neden üzüm oluklarından yürüyüp şarap yapımına bir el atmıyorlar… Mesela diyorum yani… Niye yürüdükçe stresi alan ayakkabılarımız yok? Üretilen müziklerde, filmlerde neden hardcore mesajlar kullanılıp bizi çalışmaya falan itmiyor? Kafelerde oturan Türk delikanlıları, neden masa altlarına konulan pedalları çevirerek elektrik üretip ekonomiye katkıda bulunmuyorlar? Sorsan herkes vatansever anasını sattığımın ülkesinde, ama tık yok… ”
“Sen çevirir misin öyle bir şey olsa?”
“Yooo da, çevirecek bir sürü tip bulunur bence… Kas da yapar millet işte… Ahanda, bu üç yönlü bir icat oldu…”
“Bence kafelere dönen masa sistemi konulmalı,” diyorum ben. “Böyle hep aynı yere bakmak çok sıkıcı. On masa varsa on yuvarlak platform olacak, döndürecek herkesi. Sosyal iletişimi de arttıracak bir şey bu.”
“Altına da kahve öğütücü sistem konulsun o zaman,” diyor Dr Sayko inatçı suratıyla. “Müşteriler de kendileri çevirsin pedallara basarak…” Sonra birden alnına bir şaplak vuruyor. “Abicim aklıma ne geldi bak, süper bir şey! Hem ticari de…”
Yaklaşıyor az. Kulaklarımı dört açarak bekliyorum ben. Suratını buruşturuyor o birden. Biraz düşününce bulduğu şeyi beğenmedi diye düşünüyorum. Sıçmaya hazırlanıyormuş gibi büzüyor dudaklarını. “Unuttum ağzına sıçayım,” diyor sonra.
“Peki, manda bokunun unutkanlığı tamamen yok ettiğini söylediler diyelim, yer misin?” diye soruyorum ben arkama yaslanarak. “Ama hepsini. Tabakta gram bir şey kalmayacak.”
“Hah, ben de bunu söyleyecektim işte,” diyor Dr Sayko, bana cevap vereceği yerde. “Hep böyle oluyor anasını satayım haa. Telepati sayesinde benim unuttuğum şeyi arakladın. Sana geçti resmen fikir.”
“Tabi tabi,” diyorum ben elimi suratına doğru savurarak. “Bulduğum her şey senin fikrin zaten…”
“Niye olmasın?” diyor o. “Telepati diye bir şey yok mu, var...”
“Ticari mi peki bu fikir?”
“Bence ticari.”
Gülüyorum sinirli. “Al babayı senden aldım,” diyorum sonra el işareti yaparak. “Fikir bile değil, espri geldi aklıma yaptım.”
“Hah,” diyor hemen. “Ben de tam sana el işareti yapmayı düşünüyordum...”
“Peki, bizim yoldan geçen adamlardan apartmadığımız ne malum bulduklarımızı o zaman?”
“O da olabilir.”
“Sana bir şey sorucam,” diyorum ciddileşerek.
“Bir şey soracaksan niye sormuyorsun ağbicim?” diyor o. “Hayır sorma mı diycem…”
“İyice konsantre olmanı istiyorumdur belki…”
“Benden copy paste yapacağın bir şeyi anlamam niye zor olsun ki.”
“Hayır,” diyorum. “Senin benden aldığın ama unutkan yapın yüzünden bir türlü söyleyemeyi beceremediğin bir şeyi ben yine senden geri alıp sana yöneltiyorum.”
“Nasıl yani?” diyor o.
“Copy paste yaptıysam niye anlamadın o zaman bunu?” diye soruyorum hemen huşu içinde. “Kendi fikrini anlamaz mı insan?”
“Neyi anlamadım ya?” diye salağa yatıyor.
“Neyse boşver,” diyorum.
“Soruyu sordun mu şimdi?” diyor o. “Konsantre olmuş bekliyorum otuz saattir, sen boş boş konuşuyorsun.”
“Sen bana sor benim sorumu o zaman,” diyorum ters bir şekilde. “Madem telepati var.”
“Arakçı ruh da olması lazım,” diyor o omzunu silkerek. “Ben kendim bir şeyler üretmekle ilgiliyim.”
“Hiçbir şey üretme bakalım,” diyorum. “Ne çalıcam o zaman.”
“Neyse,” diyor suratında anlamsız bir boşvermişlikle. “Elimde bir kanıt da yok zaten. Belki de aynı anda düşünüyoruz bazı şeyleri…”
“Bi de mahkemeye verseydin bari,” diyorum ters.
Ardından konuşmamayı seçiyoruz. Bir şey olmamış gibi çevreye bakınırken rakılarımıza yumulup gevşiyoruz biraz. Ama beynim durmuyor. Kafamda dönenen şeyler ona da geçiş yapıyor mu acaba diye merak ediyorum. Ya doğruysa söyledikleri… Ama doğru olsa bile, benim fikirlerim de olabilir bunlar… Hımmm…
“Aslında ileride herkes beynine şifre koymak zorunda kalacak,” diyorum sonra. “Gidişat o yönde. Hatta yapmışlardır bile. CEO’lar kullanıyordur mutlaka.”
“Beyin hacker’ı olmayı gerçekten isterdim abicim,” diyor Dr Sayko. “Rahat insanları seçip dinlenirdim biraz. Yatardım beyinlerine, oooh, huzurun içinde takılırdım öyle…”
“Rahatsız heriflerin beyinlerine girip onları azdırmak da ilginç olabilir,” diyorum. “Paranoid şizofrenik hastaların beynine girip, politikacıların falan kendilerinin ölümüne yol açacağını söylersin ve bum, al sana müthiş bir terör çetesi.”
“En süperi, kaprisli, kendini bir bok sanan kızların beynine girip onları iğrenç tiplerin kucağına atmak ,” diyor Dr Sayko, keyifle kıkırdayarak. “Sonra birden beyinlerinden çıkıp, öpüşmeyi şak diye kesişlerini, karşılarındaki öküze iğrenerek bakmalarını, ağlamık suratlarını da fotoğraflamak lazım tabii.”
“Sana bir şey söyleyeyim mi?” diyorum heyecanla.
“Abicim söyleyeceksen söylesene, niye soruyorsun?” diyor o, az önceki bet suratını bir kez daha takınarak. “Söyleme mi diycem?”
“Niye denemiyoruz oğlum bu işi bir!” diyorum onu takmadan.
“Hangi işi?” diyor o.
“Bir insanın beynine girebiliyoruzdur belki. ”
“Yaa, siktiret yaa,” diyor Dr Sayko hemen. “Rakı içiyoruz şurda, muhabbet edelim hadi.”
O an içimde gücü hissediyorum ve bu oldukça garip geliyor bana. Tek yapmam gereken şeyin alnına odaklanmak olduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kısarak iyice daraltıyorum görüş alanını. Bembeyaz parlıyor Sayko’nun keli. Bir ışık çakıyor beynimde. Yaklaşıyor birden bana o. Heyecanlanıyorum. Karşımdaki bedeni birden kendime çekebilmenin coşkusuyla daha da yoğunlaşıyorum. Işığın içine süzülebileceğimi düşünüyorum.
“Naapıyorsun abicim?” diye soruyor ansızın o. Korkuyla yerimde hoplarken gerçekten de burnumun dibine kadar eğildiğini anlıyorum.
“Hiiç,” diyorum rakı bardağını elimde çevirerek.
“Hadi içelim,” diyor o kendi bardağını uzatıp. Çarpıyoruz. Çinn, diye bir ses çıkıyor. Kişniyor yukarıdaki at. Aceleyle bir yudumu mideme indirip “Ben deniycem arkadaş,” diyorum. Kafama takıldı bir kere…”
“Abicim bön bön bakıcaksın insanlara, sonra sorun olacak,” diyor Dr Sayko.
Dönüyorum yerimde “Yok be,” diyerek.
“Ne bok yersen ye o zaman, beni rahatsız etme yeter, çok işim var, gelen geçen karıları kesicem,” diyor ukala bir tavırla.
Dönüyorum ben. Üç masa ötede elele tutuşmuş sevgiyle birbirlerine bakan çifti alıyorum görüş açıma. Salyaları yutmuş yutmuş aşka gelmiş çirkin herif. Karşısındaki balık etli turist kız tatlı tatlı gülümsüyor ona. Kızı seçiyorum av olarak. Çatıyorum kaşlarımı. Yaşamın seslerini dışarıda bırakmak için uğraşıyorum bir süre. Yaklaşıyorum ruhumla. Alnına odaklanıyorum. İnanmak önemli, diyorum kendime. Yapacağına inan. Ruhumuz varsa transferi de mümkün olmalı. Sadece inan…
“Sigara böreği istiycem, sana da söyleyeyim mi?” diyor Dr Sayko.
Cevap vermiyorum.
Dürtüyor. “Abicim, sana soruyorum.”
“Oğlum, bir şey deniyorum burada,” diyorum öfkeyle.
“Haa, pardon, unuttum ben onu,” diyor o.
Tekrar işe girişiyorum. Konsantre olmak için nefesimi ayarlıyorum. Bakıyorum, bakıyorum….
“Abicim, zeytin söyleyeyim mi peki?” diyor Dr Sayko.
Dinlemiyorum onu. Alnın parlaklığına odaklanmış yaklaşmaya çalışıyorum.
“Haa, şey yapıyordun di mi sen?” diyor gülerek. “Salakça bir şey olduğu için unutuyorum her seferinde, kusura bakma…”
Parlaklık genişliyor. Beyazlık bana doğru uzanıyor. Başka hiçbir şey görmüyorum artık. “Girebilirsin, başarabilirsin bunu,” diyorum içimden. Ses yankılarla kızın alnına vurup bana dönüyor onlarca kere. Yok oluyor birden görüntüler. Ardından bir şimşek çakıyor sanki. Ulan, diyorum içimden, bir de göt altına gitmeyelim şimdi! Ortadan kaybolacağımdan tırsarken, inadım baskın geliyor. Yoğunlaşma çabalarımdan ödün vermeden bakmaya devam ediyorum.
Dr Sayko “Abicim, herif kıllandı galiba,” derken birden kesiliyor sesi. Tam olarak değil aslında. Küçücük geliyor uzaklardan. Çok da anlaşılmıyor ne dediği. Karanlıkta buluyorum kendimi ansızın. Sonra bir şeyler hissediyorum. Bir şey beni ittirmeye çalışıyor sanki. Vücudumu değil ama. Vuruyorum ben. Vücudumla değil ama. Bir kızın canhıraş çığlığı ulaşıyor kulağıma. Çukura düşüyormuş gibi. Düşme sesi falan çıkmıyor ama.
“Sikicem şimdi şu yavşağı,” diyor birisi. Karşımdan geliyor ses. Herifin çirkin suratını hemen önümde bulmamla sapsarı saçlarım diken diken oluyor. Sevinçle haykırıyorum ama içimden. Başardığıma inanamıyorum. Evet. Nasıl olabilir ki böyle bir şey? İnanmak başarmanın yarısından da fazlaymış, diyorum kendime. Dr Sayko’ya bakıyorum sonra büyük bir coşkuyla. İskemlede boş boş bizi süzen bedenimin omzuna yapıştığını, geriye çekmeye çalıştığını görüyorum. Karşımdaki çirkin heriften tırstığı belli. Gerçekten de mal gibi bakıyorum ama. Öküz gibi hatta. Beynimin uçup gittiğinden haberi olmayan çirkin herif şu anda kullanımıma almış bulunduğum narin elimi sıkıyor.
“One minute darling,” diyor sonra, iskemlesinde tam olarak bizlere dönmeye hazırlanarak.
Bırakıyorum. Sinsi bir sırıtmayla izliyorum neler olacağını. Sonra diyorum ki, inşallah dövmez beni. Vücuduma döndüğümde ağrı çekmenin hiç de hoş olmayacağını düşünüyorum ve bu sırada Ne bakıyorsun oğlum!” diyor o, başıboş kalmış bedenime. Birden yaptığı çıkış diğer masalardaki tek tük insanın da ilgisini çekiyor. Bir karşılık vermiyor tabi bedenim. Aynı boş bakışlarla süzüyor beni. Tam alnıma odaklanmış duruyor.
Benimse hedefim farklı. Turist kız olarak çapkınca göz kırpıyorum Dr Sayko’ya. Mallaşıyor tabii anında. Büyük bir karmaşaya gömülen yüzü karışırken, gözlerini zorlukla benden kopararak “Abicim,” diye çekiştiriyor sandalyedeki bedenimi.
“Arkadaşım, sana soruyorum,” diyor adam. Garson dışarı çıkıp bir çirkin herife bir benim bedenime bakıyor.
Yerimden kalkıyorum yavaşça. Kıçımı gerip göğüslerimi iyice öne çıkarıyorum. Dr Sayko bana bakarken şaşılaşır gibi olup zar zor toparlıyor kendini çünkü hala tatlı tatlı gülüyorum ona. Sonra sevgilim olacak koca kafalı tipsizin önüne doğru bir iki adım atıp, parmağımı ağzıma götürerek “Şşşt,” diyorum. Bana bakıyor hemen. Anlamaya çalışıyor yüzümdeki küstah ifadeyi. Birden ciddileşiyor, ardından yine gülüyorum sevimli bir şekilde. Bir dakika, işaretiyle hemen döneceğimi belirtiyorum. “Darling!” diyor peşimden. Bir süreliğine kiraladığım o koca götlü bedeni çevirip, kendimden emin adımlarla bizim masaya gidiyorum kırıtarak. Dr Sayko’nun korku dolu tedirgin gözlerine bakarak, çirkin herifi arkamda bırakmış, rahatça öpücük gönderiyorum. Eski bedenimden şak diye aşağı düşüyor denetimini yitirmiş eli. Ağzı aşağı sarkıyor. Kel kafasına elimi koyup uzunca bir sıvazlıyorum şöyle. Sonra öpüyorum uzanıp. Çirkin herifin arkamda ne halde olduğuna bakma işini bir süreliğine erteleyip bir parmağım Dr Sayko’nun kafasında dururken masanın çevresinde bir vodvil sanatçısı gibi dönüp çirkin suratlı sevgilime göz kırpıyorum bu sefer. Ayağa kalkmış neler olduğunu anlamaya çalışıyor zavallı. “Oh, you are really great,” diyorum Dr Sayko’ya. Yanağından bir kesme de alıyorum. O, ne yaparsam yapayım, karşıda, adım adım bize yaklaşan çirkin herife bakmaktan kendini alamıyor. Ne diyeceğini bilemiyor. Boynuna sarılıp yanağına koca bir öpücük konduruyorum. “Liz, What are you doing?” diye soruyor çirkin herif. Buruşmuş, salağa dönmüş yüzünde ağlamık bir bakış asılı duruyor. “Ağbicim, bir yanlış anlama var,” diyor Sayko elleri önde. Garson önce ona sonra masada kel adama sürtünüp duran kıza, yani bana bakıp durmayı garip bir ısrarla sürdürüyor. Sonra başka bir yere dönüyor. Ben de çeviriyorum kafamı ve bedenimin yanımızdan kalkmış, bir zombi gibi amaçsızca yolun ortasına sürüklendiğini, orada insanları tutmaya, vurmaya çalıştığını görüyorum. Hemen öne atılıp yanına varıyor, kıkırdayarak ellerine yapışıyorum. Sahte Arnavut kaldırımlarında dansederek dönüyoruz. Tangoya benzer bir şeyler söylüyorum neşeyle ve sonunda boynuna yapışıp öpüyorum kendimi. Dudaklarımı hissedince bir garip oluyorum ve hemen çekiyorum kafamı. Şuh bir kahkaha atıyorum bilerek. Bedenimden ııhııhııaahı, gibisinden sesler çıkıyor ama. İşte bundan sonrası pek beklediğim gibi olmuyor. İçgüdüsel bir şekilde peşimden gelip kıçıma sürttürmeye başlıyor bedenim. “Oha!” diyorum içimden. “Abicim, naapıyorsun?” diyor Dr Sayko telaş içinde. Omuzlarından tutup güç bela iskemleye ittiriyorum bedenimi. “Sit there, you naughty boy, diye mırıldanıyorum. Ha ha haaa!” İşte tam da bu sırada yapışıyor çirkin herif elime. Beni tutup hırsla çeviriyor.
“Liz, Are you allright?” diye soruyor. Sonra bize dönüyor hışımla. Dr Sayko’yla bedenime. Noolduğunu falan anlamadan, patlamak için iki saf çocuğu seçiyor hıyarto
“Türkçe konuşsana lan lavuk,” diyorum Türkçe. İçine girmiş de olsam bir yabancının ağzından şivesiz laf çıkarılmayacağını da öğreniyorum o sırada.
Danananaaan
Büyük bir şok yaşayarak yine bana, yani kız arkadaşına dönüyor çirkin herif haşırttadanak. Kafası iyice karışmış, gözlerini kısarak bakıyor.
“Abicim, biz bu kızı tanımıyoruz, bi şey yapmadık, yanlış anlama olmasın,” diyor Dr Sayko.
“Otur lan şuraya!” deyip arkadaşımı yerine ittirmesinden herifte ayı gücü olduğu belli oluyor. Belki de kick boxçu falan. Bakıyorum duruşu da pek dik.. “Tek kelime ederseniz Allahınızı sikerim alimallah!” diyor tükürükler çıkararak.
“Nah sikersin,” diyorum ben kız ağzımla. “O biraz göt ister ayıptır söylemesi.”
Namussuz, bileğime kerpeten gibi yapışıp, beni masamıza sürüklüyor. “Gel bakayım sen şöyle.” Omzumdan hoyratça bastırarak yerime oturtuyor. Birden değişime gidiyorum. Masum bir bakışla gözlerimi kırpıştırıp, aklım yerine gelmiş gibi davranınca, öfkesini kusmaya hazırlanan herif afallıyor bir. Diğer tarafta, Dr Sayko, iskemlesine ittiriyor turist kıza kilitlenmiş kızışmış bedenimi. “Abicim, kafayı mı yedin sen yaa!” deyip dururken, deneyimde başarılı olduğumu anlamamakta direnmesi harbiden canımı sıkıyor.
“Demek Türkçe biliyordun ha?” diyor çirkin herif. “Peki bu oyun ne Liz, naapmaya çalışıyorsun, tanıyor musun bu herifleri?”
“Yoo, sadece senin maço tavırların, kıskançlığın canımı sıktı,” diyorum. “Sevmiyorum böyle şeyleri.”
Bir kez daha ezberi bozuluyor tipin. “Görmüyor musun Liz, kıçına yapıştı herif senin lan!” diye bağırıyor. “Hem de ben buradayken.” Hışımla orada mal gibi bana bakan bedenime dönüyor. Bakışında “Dur duur, şimdi sikicem senin de arkadaşının da ebesinii,” gibisinden bir şeyler var. Kız arkadaşına bakıyor sonra yine. “Çabuk söyle, Türkçeyi nerede öğrendin?”
“Ebenin damında öğrendim,” diyorum şak diye.
“Neeee, neee!” diye şaşırdıkça şaşırıyor o ve ben uzanıp iki üç tane oturtuyorum burnunun üstüne. Şu şişko beden ne konuşurken ne yumruk atarken hızıma ulaşamıyor bir türlü. Puf gibi beyaz ellerime bakıyorum küfür ederek.
O öylece duruyor bir süre. Kafasını toparlamaya çalışıyor. İki tane daha patlatıyorum ibneye o sırada.
“Bak kötü olacak Liz,” diyor mosmor olmuş yüzünde, büzüştürdüğü maymun dudaklarıyla..
Çaat çaat geçirmeye devam ediyorum hiç düşünmeden. Elimi yakalamaya çalışınca kaçırıyorum. Geriye çekilip bakıyorum ona.
“Kamera şakası falan mı lan bu!” diye bağırıyor herif. “Naapıyorsun? Allah aşkına söyle, nedir amacın?” Koca götüm kaçmamı engellediği için uzanıp yakalıyor birden beni. “Ne oldu sana. Ha ne oldu? Söyle lütfen.”
Artık çekip gitmem gerek, kızın içinde acıyı enayi gibi benim çekmemin bir anlamı yok, diye düşünüyorum. Dönüp başıboş kalmış zavallı bedenimin alnına yöneltiyorum bakışlarımı. Çenemden tutup şak diye çeviriyor beni çirkin herif. “Liz, lütfen.” Zorla kendimi kurtarıp alna yoğunlaşacakken bir daha tutuyor çenemden. Kuvvetli de pezevenk. “Ulan bi dur,” diyorum o salak, peltek şiveyle.
“Onlara mı gitmek istiyorsun. Tamam git o zaman!” diye bağırıyor. “Bıktım bu oyundan. Anladın mı? Bıktım!”
“Yok abicim, bizim valla bir alakamız yok,” diyor Dr Sayko. “Lütfen hanımefendi…”
“Bağırmasak çok iyi olacak artık,” diyor garson Kerem elindeki megafondan öküz gibi bağırarak.
“Bağırırım lan bağırırım!” diye masaya indiriyor yumruğunu herif. “Hem de öyle bir bağırırım ki…”
Ben bedenimin alnına yoğunlaşmış, geri dönmek için çırpınıyorum. Olmuyor bir türlü. Eyvaaah, diyorum içimden. Başka bir bedende hapsolma düşüncesi gerçekten tüylerimi ürpertiyor. Ikınıyorum, sıkınıyorum, terliyorum, yalvarıyorum, bakıyorum, odaklanıyorum, bir bok olmuyor.
“Cinnet mi geçirtmek istiyorsunuz lan bana? Ne yapayım ben şimdi ha, ne?” diye anırıyor herif. “Seni sürtük. Eşşek gibi anlatacaksın bana her şeyi. Sen de gel lan buraya. Sen…”
Dr Sayko’nun dudakları, elleri falan titriyor, arkasına bakıyor anlamamış gibi. Ben yine kendi alnıma dönüyorum küfrederek. Bokunu yiyim, noolur be, hadi be, ııhhh!
Ve birden gidiyor ışıklar. Büyük bir gümbürtü duyuluyor ama önce. Acı da peşinden geliyor. Ama sonra hiçbir şey kalmıyor. Dımdızlak duruyorum karanlığın içinde. “Nooluyo yaa!” diyince sesim yitip gidiyor yankılara kapılarak. “Saykoo!” diye bağırıyorum. Issızlığın içinde hafiften başlayan rüzgarı duyuyorum. Yürümeye çalışıyor ama bacaklarımı hissetmiyorum. Esinti şiddetleniyor. Önce sesi varken sonra varlığı ortaya çıkıyor. Olmayan bedenime sürtünerek geçtiğini duyumsayınca müthiş bir mutlulukla doluyorum.. “Saykooo, hişt Saykooo!” Rüzgarın uğultusu sanki sesimi geri ittiriyor. Çevremde bir hortum oluşuyor çok geçmeden. Çekiyor beni. Korkuyorum. Ağlamaya başlıyorum. Ne gözyaşı ne de hıçkırık yokken bu kadar derinden ağlamak tüylerimi ürpertiyor. Ve biden çekiliyorum hortum tarafından. Işıklar çakıyor her yerde. Birden aydınlanıyor ortalık. Betonu görüyorum önce. Sonra yaladığımı fark ediyorum onu. Son dil darbesini engelliyor, yerimde dikiliyor ve Sayko’nun bir sürü insanla birlikte dükkanın girişinin hemen solunda duran bölgede toplaştığını görüyorum. Kalkıp üstümü başımı temizlerken hem ilerlemeye hem de neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. Yerde bir at görüyorum o an. Kişneyip bacaklarını savuruyor zavallı. Ve altından çıkan kadın bacağını fark ediyorum peşi sıra. Diğer tarafta da kıllı bir kol görüyorum. Atın pencereden kendini dışarı attığını anlıyor ve ekşimik suratımla yukarıdaki pencereye dönüveriyorum...
“O kadar da söyledik yaa,” diyor garson. “Altılı ganyan bayiine hava olsun diye at koyuyor ibneler. Aha, olacağı buydu işte…”
Bayılıyor izleyenlerden biri. “Ambulans çağırsanıza be!” diye bağırıyor bir başkası.
Dr Sayko dönüp bana bakıyor melül melül. Dayaktan kurtulmuş olmanın huzuru da var sanki gözlerinde.
“İşe bak,” diyorum ben.
“Harbiden,” diyor o da. “Olacak şey değil…”
“Burada oturmasak iyi olacak artık.”
“Harbiden,” diyor o yine…
Masaya dönüp çantalarımızı topluyoruz fazla ses çıkarmadan…
Yarım saat sonra…
Fazla uzaklaşmaya üşenmiş, yandaki pubda bir masaya kurulmuş aval aval etrafa bakınıyoruz.
“Garip bir gün,” diyor Dr Sayko.
“Gökten şişme kadın yağsa şaşırmam,” diyorum, başımı sallayarak.
“Bir rakunun ağzındaki fındık kadar değeri yok hayatın,” diyor o.
“Sence,” diyorum ona dönerek. “Bir sinek, kahvenin içine mi yoksa biranın içine mi düşse daha mutlu ölür?”
Omzunu silkiyor Sayko. “Bilmem, bir fark hissetmez herhalde.”
“İşte, bizi sineklerden ayıran nokta bu,” diyorum kafamı sallayarak.
“Unutkanlık hapı üretip mutluluk hapı diye satmak lazım,” diyor o.
“Benim anlamadığım, içki şişelerinin üstüne neden unutkanlık yapar falan yazmadıkları. Fazla içilirse sapıttırır, mesela. Karıya kıza sarkıttırır, ertesi gün kalkıldığında pişmanlık yapar… Sigaraya belden aşağı vurmayı biliyor ibneler. Politikacıların falan ceketlerine de uyarı mesajları yazılmalı…”
“Ağbicim bir süredir şeyi düşünüyorum ben,” diyor o. “Hani şehrin anahtarını veriyorlar ya bazı insanlara. Niye bir yeri açmıyor ki o? Hani diyelim, özel bir kapıyı açsa, her seferinde içinde müthiş bir sürprizle karşılaşsa onu hak eden kişi… Kocaman anahtar veriyorlar. Al bi tarafına sok, der gibi. Hiçbir işlevi yok…”
“Ev anahtarlarımız da bizi her seferinde ayrı bir yere soksa süper olur,” diyorum.
“Ne sikik adamlarsınız lan siz!” diyor birisi.
Hışımla dönüyoruz. Yandaki masanın üstüne tünemiş bir karga kara kara bakıyor yüzümüze.
“Bu mu konuştu şimdi?” diyor Dr Sayko.
“Heee, ne vardı, beğenemedin mi götoş?” diye cevap veriyor karga, Kayseri şivesiyle.
“O konuşmuş,” diyorum ben.
“On dakkadır sizi dinliyom ağzına sıçayım, sırf laga luga, bi tane dişe değer bir şey söyleseniz gagamı kırcam. İşiniz gücünüz yok mu oğlum sizin?”
“Siktir git lan yavşak,” diyor Sayko elini sallayarak. “Dinleme o zaman. Ceviz dilencisi yavşak!”
“Buralar bizim oğlum,” diyor karga kanatlarını açıp şişinerek. “Kimi kimin yerinden kovuyon sen?”
Kıpkırmızı oluyor Dr Sayko’nun suratı. Kargalara önceden bir gıcığı var herhalde diye düşünmekten kendimi alamıyorum halini görünce. Yine de her şey kontrolümde havalarında rahat rahat bakınırken “Senin var ya ben,” diye bağıran arkadaşımın rakı bardağını elinde kullanıma hazır ettiği dikkatimden kaçıyor. Müthiş bir çeviklikle sallıyor birden ve ben, anca bir tavuk kafasında görülebilen yeme hamle etme hareketine yaklaşacak bir hızda başımı çevirip neler olacağına bakarken karga beni şaşırtarak şak diye gökyüzüne yükseliveriyor. Gözlerim, serseri bir kurşun gibi havayı yararak ilerleyen bardağı izlemeyi bırakmıyor. Bizim oturduğumuz pub’ı yandaki meyhaneden ayıran saksıların üstünden geçerek bir masaya doğru ilerliyor. Heyecanlandığımdan olsa gerek, yavaş çekime geçiyor görüntü birden. Bir enseye santim santim yaklaşıyor bu sırada bardak. Bir adama! Çarpıyor! Tam da kıç tarafından vuruyor soğancığın hemen altına ve kütürdenek bir ses çıkartıyor. Parçalara ayrılarak havaya yükseliyor sonra. Kafa önce öne doğru gidip ardından geriye gelirken boyun damarları dışarıya fırlıyor. Hemen sonra da “Ananı!” diye bir ses çıkıyor bu vahim kazaya uğramış arkadaşın ağzından. Dr Sayko’nun “Hay… sıçayım,” lafı hâlâ yankılanıyor havada. Benim yüzüm buruşuyor. Yerimde yavaşça dikilirken boğazımın kuruduğunu hissediyorum. Bu nasıl bir ensedir ki tam da kıç tarafından çarpan bir bardağı kırmayı başarmıştır, diye düşünürken adamın ağırdan ayağa kalktığını görüyorum. Maymunsu suratıyla geriye dönerken ise boyunun iki metreye yakın olduğunu teşhis ediyorum.
“Ha ha ha! Girdi mi bi tarafına hamşo?” diye bağırıyor karga havada.
“Kaçsak mı acaba?” diyor Dr Sayko.
“Ayaklarım,” diyorum kekelercesine. “Ayaklarımı hissetmiyorum.”
Yaklaşıyor herif. Metreler takır tukur tabanlarının arkasında kalıyor. Gözleri kan çanağına dönmüş ilerliyor.
“Ne diyim?” diyor Sayko. “Abicim bir şeyler söyle, kafam karıştı, hiçbir şey gelmiyor aklıma.”
Sendeler gibi oluyor ama düşmüyor tip. Galiba dönmesini kesmek için başını hışımla sallıyor. Ve artık direkt bize bakıyor. Kaşları çatılınca tam olarak birleşiveriyor.
Sayko’ya cevap vermek istesem de ağzım kuruduğu için bunu beceremiyorum.
“Kim attı lan o bardağı?” diye soruyor adam o an, tam tepemizde dikilmiş olarak.
Bir karınca kadar küçük hissediyorum kendimi. Başım, içine akkor kömür parçası konulmuşçasına yanıyor. Dr Sayko’ya dönüyorum yardım istenciyle. Öyle hızlı bir hareket ki bu, boynumdan krak, diye bir ses fırlıyor havaya. Savunma mekanizmam da bir kez daha devreye girip ayaklarımdaki tutulmayı kaldırıyor. Kaçsam mı acaba, diye düşünürken birden konuşuyor Sayko.
O an karar verdiği açıkça belli oluyor dönüşünden. Parmağı da, eşgüdüm içinde havaya kalkıp az ötede bir masada sohbet edip gülüşen üç turist herife dönüyor. “Şunlar attı ağbi, gördüm ben.” Titrek titrek çıkıyor sesi.
Oraya bakıyor hemen herif. Ağzından ayımsı bir homurtu dökülüyor havaya. Belki de bardağın beyninde yarattığı travma sonucu kanıyor bu havada kalan garip cümleye. Belki de turistlerin kıkırdaması kıllandırıyor onu. Deve tabanına benzeyen ayakları yeri döverek masamızın yanından ayrılıyor. Doğruca turistlerin yanına yürüyüp tepeden bir ağaç gibi bakıyor beyinciklerine. Bağırarak bir şeyler söylüyor sonra. Başımdaki uğultudan hiçbir şey duyamıyorum artık. Anlık rahatlama, karnıma yerleşmiş o iğrenç ağrıyı yok edemiyor daha. Turistlerin gülerek ve anlamaya çalışarak adama baktıklarını görüyorum sadece. Bir şeyler diyor aralarından bir tanesi. Sırıtıyor yine nazik nazik. Ve birden girişiyor adam. Ama öyle böyle değil. Tekme, yumruk, tokat. Karışıyor ortalık. Ciyak ciyak bağırıyor turistler. Kendilerini kurtarmak için ellerini ayaklarını öne kaldırmış yere yuvarlanıyorlar. Dışarıya fırlayan garsonlar adamı yakasından paçasından tutmaya çalışıp geriye püskürtülüyor. Turistler kaçamıyor adamın hışmından. Kırılan burunlar, çatlayan kafalar, yerlerde sürünen bedenler, izleyenlerin yüreklerini burkuyor, midesini falan bulandırıyor. Yan pubdan da iki garson koşturuyor yardıma. Biz put gibi oturuyoruz. İzlerken gözlerimizi kırpıştırıyor, kurumuş dudaklarımızı yalıyoruz. Sonunda beş kişi adamı yere yıkmayı başarıyorlar. Ağlıyor turistler. Ağızlarından burunlarından kanlar fışkırıyor. Polisler de koşturuyor olay yerine. Pub’ın garsonu Kerem herifin suratına suratına indiriyor kösele ayakkabısının topuğunu. “Ulan!” diye bağırarak debeleniyor adam yerlerde.
Birasını bir dikişte içip bana bakıyor Dr. Sayko. “Garip bir gün!” diyor sonra zar zor.
“Gerçekten de öyle,” diyor ve ben de yuvarlıyorum içkimi.
Duruyor sesler birden. Kalabalık dayakçı kadronun arasında bayılıp kalıyor herhalde herif. Kerem denen garson da sanki bize bakıyor o an. Bunu göz ucuyla hissediyor ama oraya dönmüyorum. Bir fıstık atıyorum ağzıma…
“Oturcaz mı daha burada?” diye soruyor Dr Sayko.
“Naapçaz ki şimdi?” diyorum cevap olarak.
Kafasını sallıyor. Bir bira daha söylemek için insan enkazının temizlenmesi, garsonların titreyen ellerini yatıştırması gerektiğinin bilincinde, uslu uslu oturup gelen geçene bakıyoruz.
On dakika sonra…
İyice çakırkeyf olmuş sohbet ediyoruz tatlı tatlı.
“Tüketim kültürünü çökertmek için aşırı tüketim yapmak istiyorum ama param yok,” diyor Dr Sayko.
“Para yemeyi denedin mi sen hiç?” diye soruyorum ben. “Yumurtalı para yapalım mı bir gün?”
Bakınıyor Dr Sayko yine çevreye. Gözleri deli deli dönüyor…
“O elindeki ne ki?” diye soruyorum, hafif kıllanmış.
“Taş,” diyor. “Şu ibne karga için hazırladım.”
“Aman birader!” diyorum ben. “Yine birisini vurma da kafasından.”
“Yok, usta atıcıyımdır ben,” diyor Dr Sayko.
Hımlıyorum, düşünceli… “Hepimizin başına çip yerleştirilip insan-bilgisayara dönüştürülsek sanal olarak dövüşebilir miyiz acaba yollarda?” diye soruyorum sonra. “Sanal olur olmaz, en azından kavga etmeden önce eldiven takmalı insanlar,” diyor o. “Dövmekse yine dövmüş olursun. Kalıcı hasar da bırakmazsın, bir efendi gibi kavga etmek var bi de denyo gibi...”
“Belki de ileride bizim yerimize robotlarımız dövüşecek birader,” diyorum. “Kimin robotu daha iyi modifiye edilmişse o kazanacak. Belki sonra diğer herifi de dövecek.”
“Bence vücutlarımız hantal, kırılgın ve aşırı derecede demode,” diyor Dr. “Sadece beyni tutup üstinsan bedenine geçiş yapmaları şart.”
“Maymunlar da bizim bedenlerimize geçer o zaman,” diyorum.
“Hah, atık sorunu da halledilmiş olur böylece,” diyor o.
“Tabii, maymunları yiyebilir Asyalılar,” diyorum ben. “Ama sanki maymun vücutlarına biz geçip maymunları da bizim vücutlara transfer etsek iş çözülmüş olacak gibi geliyor bana.”
“Merhaba,” diyor birisi. Kalın ve tok bir ses. Dönüp bakıyoruz. Yaşlı, saçı başı ağırmış bir adam duruyor karşımızda. Dikkatimi ilk çeken şey giydiği ikinci elmiş gibi görünen kahverengi, buruşuk takım elbisenin ne kafasını çevreleyen beyazlıkla ne de ayağındaki şıpıdık terliklerle kesinlikle uyuşmadığı oluyor. “Oturabilir miyim gençler?” diye devam ediyor lafa.
Önce birbirimize sonra çevreye, ardından yine birbirimize ve en sonunda adama bakıyoruz.
Ben, “Bir arkadaşımız gelecek,” derken aynı anda Dr Sayko da “Dolu orası amca,” diyor.
Sivri burnunu aşağı yukarı indirerek gülüyor yaşlı adam. Anlayışlı bir sesle konuşuyor sonra. “Orası ne dolu, ne de arkadaşınız gelecek,” diyor.
Aynı anda, ben “Valla gelecek,” derken Dr Sayko da, “Valla dolu,” diyor ve beraber tamamlıyoruz cümlelerimizi. “Yalan mı söyliycez amcacım.”
“Tabii ki yalan söylüyorsunuz,” deyip sandalyeyi çekiyor o ve oturuyor karşımıza.
Birbirimize bakıyor, yine ona dönüyoruz biz.
“He he he,” diye gülerek bizi izliyor o.
“Amcacım, afedersin ama, mekan bomboşken niye bizim masaya oturmakta ısrar ediyorsun anlamadım,” diyorum ben. “Burada mühim bir şey konuşuyoruz.”
“Mühim bir şey konuşmuyorsunuz,” diyor o, “Yok efendim, çiplerle sanal dövüşlermiş, robotları kapıştırmakmış, üst insan bedenleriymiş falan, ipe sapa gelmez şeylerden bahsedip duruyorsunuz.” Ellerini dizlerine yerleştirip yaylanarak bizi incelerken beyaz bıyıklarıyla sakalları arasında kalan kıpkırmızı dudaklarını yalıyor.
“Karga mı anlattı bunları sana?” diye soruyor Dr Sayko.
“Kusura bakma da, istediğimizi konuşuruz yani. Sana mı hesap vercez?” diyorum ben de.
“Bakın çocuklar,” diyor o kaşlarını ciddi bir şekilde çatarak. “Boşuna ağzınızı yormayın. Sizinle konuşacaklarım var.”
Biz de ciddileşip arkamıza yaslanıyoruz ve aynı anda “Öyle mi?” diye soruyoruz şüpheli.
“Öyle,” derken garsona el ediyor o. “Oğlum, bana bir duble rakı getir bakayım. Çocuklara da iki bira.” Ve yine bize dönüp muhabbetine devam etmeden önce keyifle kıkırdıyor. “Safsınız, salaksınız, işe yaramazsınız falan ama kesin şanslısınız haa!”
“Kesin karga gönderdi bunu,” diyor Dr Sayko yarım ağızla.
“Amcacım, sadede gelsen artık,” diyorum ben, biramdan koca bir yudumu mideme gönderirken.
“Ben rüyalarda falan görülen ak sakallı dedeyim oğullar,” diyor o, pat diye.
“Hımm ilginç,” diyor Dr Sayko.
“Çok etkilendim,” diyorum ben.
“İnanmıyorsunuz ha!” diye soruyor o kollarını kavuşturup arkasına yaslanırken.
“Rüyada değiliz ki şu anda,” diyor Dr Sayko. “Akşamı bekleyemedin mi?”
“Rüyalarda kamera hep belden üstü plan aldığı için mi takım elbisenin altına terlik giyiyorsun?” diyorum ben.
“Acele gelmem gerekti oğullar,” diyor o. “Size hemen yetiştirmem gereken muhteşem bir haber vardı. Siz bu müjdenin canına okumak için elinizden geleni ardınıza koymasanız da, sonunda susacaksınız diye bekliyorum işte.”
“Biz de yan masaya geçsen, diye bekliyoruz,” diyor Dr Sayko. “Bizim ak sakallı dedeye ihtiyacımız yok. Sarışın, yavru bir karıya daha çok ihtiyacımız var. En azından benim…”
“Benim de Catan oynayacak iki kişiye ihtiyacım var işin doğrusu,” diyorum.
“Size, rüyalarda görülen o zat olduğumu kanıtlayabilirim,” diyor adam pis bir sırıtışla.
O sırada Dr Sayko uzanıp pat diye aşağı çekiveriyor sakalını. “Öhörön,” gibisinden bir ses çıkıyor adamın ağzından, çenesi masaya iniverirken. Takma olmadığı belli oluyor sakalın. Çenesinden aşağıya sarkmaya devam ediyor o kalkarken.
“Afedersin amca,” diyor Dr Sayko. “Tenin çok genç durunca kuşkulandım bir an.”
Önce “tövbe tövbe,” sonra da “neyse,” diyor adam terslenerek. Sonra koca bir nefes yutup, içindeki çatışmaları çözerek tekrar o durgun surat ifadesine kavuşmakta gecikmiyor. “Dinleyecek misiniz beni?”
Rakı ve biralar önümüze konuyor o sırada. Hemen sarılıp yuvarlıyoruz. Lıkır lıkır yarısını içiyor sakallı ve ben, kesin parasını bize ödetecek adi herif, diye düşünüyorum.
“Önce beyaz sakallı dede olduğunu kanıtla,” diyorum sonra ters ters.
“Sonuçta bu numaralar para istemeye varacaksa baştan söyleyelim paramız yok,” diyor Dr Sayko.
“Var var,” diyor o. “Sende bozukluklarla birlikte 53 lira 35 kuruş, sende de 120 lira 50 kuruş.”
“Attın tuttu haa!” diyor Dr Sayko.
“Resmen bal,” diyorum ben de.
“O zaman şuna ne dersiniz,” diyor o ve Karaköy’e inen yokuşa doğru dönüyor. “Şu iki gence bakın şimdi.” Sırtlarına gitar çantalarını asmış, kara kara giyinmiş iki gence dönüyoruz. Ve hop! Birden değişiveriyor üstleri başları. Pembeli morlu kız giysileri içinde, kıllı bacakları ortada, inip kayboluyorlar binanın arkasında.
“Bu iyi numaraydı işte,” diyor Dr Sayko.
“Daha yaratıcı olabilirdi ama, yine de fena sayılmaz,” diyorum ben yutkunarak.
“Ya buna ne dersiniz,” diyerek işaret parmağını Galata Kulesi’ne çeviriyor beyaz sakal. Ve hop, etrafındaki zemini, binalara kadar çatırdatıp kopartarak, altında koca bir kaya parçasıyla gökyüzüne fırlayıp yok oluyor kule. Balkonundaki turistlerin çığlık çığlığa bağrışları geride kötü bir şaka gibi kalıyor. Büyük bir panikle dışarı uğruyor herkes. Tonluk kaya parçaları havadan yağıp bazı binaların çatılarını göçertiyor. Çıldıracakmışçasına dönenen gözleriyle neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor insanlar. Biz oturuyoruz masamızda.
“Bu da iyi numaraydı,” diyor Dr Sayko, ağzını cıklatarak.
“Evet, buna lafım yok,” diyorum ben de.
“İkimiz şu anda aynı rüyayı görüyoruz ve ortak bir ak sakallı dede kullanıyoruz o zaman,” diyor Dr Sayko.
“Evet, gerçek değil bunlar, sadece rüya,” diyorum rahatlamış, ellerimi kenetleyip gerinirken. “Başkasının bedenine geçmeyi başarmam da oldukça kuşkuluydu, o zaman anlamalıydım bir boklar döndüğünü.”
“Hele o at neydi lan öyle,” diyor Dr Sayko. “Balkonda atın ne işi var ağzına sıçayım, ha ha ha!”
“Demek ki söylenenlerin aksine rüyada sarhoş da olunuyormuş,” diyorum. “Kafam fıldır fıldır dönüyor şu anda.”
“Hassiktir! O kadar da tuvalete gittik lan,” diyor Dr Sayko. “Kesin işemişizdir yatağa…”
“Bir susun be oğullar, bir susun be yahu,” diyor ak sakallı. Ona çeviriyoruz bakışlarımızı. “Her şey gerçek. Cimcikleyin isterseniz birbirinizi. Rüyada olsak rüyadayız derim. Hem konumuz bu değil ki!”
“Konumuz ne ki?” diyoruz ikimiz de aynı anda.
“Konumuz size vereceğim müjde. Rüyayı beklemek istemedim, hem şurada demleniyorum da, bi rahat vermediniz yahu. Allaaallaaaaa!”
Ağızlarımız kapalı ona bakıyoruz artık. Konuşacak bir şey kalmamış, ne söyleyeceğini merak ederek bekliyoruz. Bir süre söylendikten sonra “Bakın,” diyor. “Piyango vurdu size. Yırttınız artık…”
“Benim anlamadığım ne biliyor musun amcacım?” diyor Dr Sayko birden. “Tüm bunlar gerçek diyorsun. Peki ama sizin derneğiniz, hesap verdiğiniz bir merci falan yok mu? Ne hakla gelip Galata Kulesi’ni uzaya gönderebiliyorsun ki?”
“Doğru,” diyorum ben de. “Rüyadan çıkıp geldim de diyor. Çıkamazsın ki. Rüyada görünen ak sakallı dedeysen, bekliyeceksin. Her işin bir kuralı var.”
“Pekala, tamam, ne haliniz varsa görün,” diyerek rakısından bir yudum alıp arkasına yaslanıyor o. “Siz bilirsiniz.” Ellerini kavuşturup küsmüş tavırlarla başka taraflara bakıyor.
“Ak sakallı dedeler de amma alıngan oluyorlarmış arkadaş yaa,” diyor Dr Sayko.
“Züke züke söyleyecek merak etme,” diyorum ben. “O kadar ısrar etti yanımıza oturmak için… Görev verdiler, yapacak. Poz attırıyo şimdi.”
Ellerini iki yana açıp gülüyor Ak Sakal. “Ben size ne diyim arkadaş yaa!” derken kafasını sallıyor.
“Ne diyeceksen çabuk de,” diyor Dr Sayko. “Arkadaşlarımız gelecek.”
“Bakın,” diyor Ak Sakal. “Biraz sonra size bir kelime öğreteceğim ve ondan sonra bir saatlik süreniz başlayacak. İstediğiniz yere gidip, arzu ettiğiniz şeyi gerçekleştirebilirsiniz onu söyleyerek. Ama kişi, yer ya da para; orada olmalı. Bire bir görmelisiniz yani.”
“Nasıl yani?” diyor Dr Sayko. “Bu süre içinde Nicole Kidman’ın yanına varmayı başarabilsem, karım olabilir mi yani o?”
“Aynen öyle oğul,” deyip oooh, diye rakısından bir yudumu boğazına kaydırıveriyor Ak Sakal.
“Merkez Bankası’na gidip paraları istesem verecekler mi bana?” diye soruyorum ben.
“Verirler de, alman bir saati geçer,” diyor o. “Bir bankaya gidip tüm paraları kendi hesabına aktarman daha akıllıca, yine de hesapta çoğunlukla para tutmadıkları riskini de göz ardı etmeyin.”
“Vay be,” dedikten sonra baş parmağıyla işaret parmağını birleştirerek bir simit yapıp “Yalan söyleyen böyle olsun mu?” diye soruyor Dr Sayko.
“Olsun götüne koyayım be,” diyor Ak Sakal. Bir kahkaha patlatıp hüpürt, diye bitiriyor sonunda rakısını. Ve bir an bile beklemeden ikinciyi söyleyecek adam aranıyor. Garson, meydanda oluşan kraterin yanında, belediye görevlileri ve polislerin arasında mal gibi bakınıp neler olduğunu anlamaya çalıştığı için bu mümkün olmuyor. O zaman elini sallayıveriyor ve şak diye önündeki rakı bardağı doluveriyor. Biz de uzatıyoruz hemen ama araya bu sefer elinin tersini koyup, “Sizin işiniz var oğullar, lütfen şu olaya konsantre olun biraz yahu,” diyor.
“Heyecanlandım lan şimdi,” diyorum ben bardağımı yavaşça aşağıya indirerek. “Naapsam acaba? Tek hak di mi amcacım?”
Kafasını sallayıp “Yalnız,” diyor o. “Sadece para, mal mülk değil olay. Hayır işi de yapabilirsiniz. Bazı insanlar kendilerine verilen bu şansı, hayatta yaptıkları kötülükleri düzeltmek için de kullanıyor aklınızda olsun.” Gözleri, galiba fazla rakı içtiğinden, çakmak çakmak dolaşıyor üstümüzde.
“Hı hı!” diyerek başımızı salladıktan sonra ben soruyorum. “Başladı mı yani şimdi süre.”
“Hayır,” diyor o, ciddileşerek. “Size kelimeyi söyliycem daha.”
“Bi dakka,” deyip birasını kafasına dikiyor Sayko. İkimiz de ayağa kalkıyoruz. Sanki birbirimizle yarışacakmışız gibi bir duygu çullanıyor üstüme.
“Hesabı ödemiyoruz,” diyorum. “Döndüğümüzde burada olmanı istiyorum.”
“Kendinle karıştırma oğul,” diyor o. “Ak sakallı dedeler yalan söylemez.”
“Görücez,” diyor Dr Sayko ağzını elinin tersiyle silerek.
“Neyse kelime şu,” deyip bizi bir süzüyor adi herif. Gerilim yaratmak istiyor kendince. “Bengeyim!” diyor sonra.
“Bunu öğrendiğimiz iyi oldu,” diyor Dr Sayko.
“Hayır, yanlış anladınız,” diyor o keh keh gülerek. “Kelime bu işte. Önce bunu, sonra da ne arzu ediyorsanız onu söyleyeceksiniz.”
Dönüp birbirimize bakıyoruz. “Bizi orda burada madara etmek için aklına gele gele bu mu geldi?” diyor Dr Sayko, kafasını tekrar yaşlı adama çevirdiğinde.
“Yahu, yok, allaallaaa,” diyor Ak Sakal ellerini çırparak. “Hızla söyleyiverin olsun bitsin, karşınızdaki anlamayacak bile. Ben napayım elime bu kelimeyi verdilerse…”
“Neyse, hadi,” diyorum. “Süreyi başlat o zaman. Ben ne yapacağımı kurdum kafamda.”
“Ben de,” diyor Dr Sayko. “Hadi amcacım yaa…”
“Az önce kelimeyi söylediğimde başladı süre oğullar,” diyor o.
“Hah,” diye bağırıp “Bengeyim,” diye aynı coşkuyla ilave de ettikten sonra kurnaz bakışları Ak Sakal’a dikili, “Ak Sakallı dede ben olmak istiyorum,” diye, bu sefer iyice haykırıyor Dr Sayko.
Gevrek gevrek gülüyor Ak Sakal. Ellerini önünde kavuşturmuş, parmaklarını çevirirken “Ne beyhude bir çaba,” diyor. “Bunu söyleyeceğini biliyordum dememe gerek var mı acaba oğlum…”
“Hassiktir, şimdi ne bulucam lan ben?” deyip koşturup gidiyor Dr Sayko.
Ben de topukluyorum arkasından. Yokuşa varıyoruz çabucak.
“Dönerken tatlı alın kerhanenin önünden,” diye bağırıyor Ak Sakal arkamızdan.
Yukarıya delirmiş atlar gibi takatak tukatak sesler çıkarak varıp ayrı yönlere ayrılıyoruz. Ve birden ikiye bölünüyor ekran. Bu garip algı sorunsalı yüzünden düşecek gibi oluyor ellerimi öne uzatarak yavaşlıyorum. Diğer yanda, solumda, Dr Sayko’nun Tünel’e doğru koşturduğunu görüyorum. O benim kadar şanslı değil. Yere düşüyor sağ tarafına bakmaya çalışırken. Ellerini sallayıp küfür ettiğini anlayabiliyorum. “Bu ne yaa! Göremiyorum bir bok,” diye bağırarak, tek gözüm birden kör olmuşçasına başımı yan ve eğik tutarak ilerliyorum. Beyoğlu Belediyesi’ne varmam uzun sürmüyor. Solumdaki ekranda, bir taksiyi durdurup içine atlıyor Dr Sayko, dudak hareketlerinden heyecanla “Kasımpaşa’ya çek,” dediğini anlayabiliyorum. Kamera bir panla önüne geçip tam olarak cepheden alıyor onu. Alnından fışkıran terlere bakarken, kamerayı kimin kullanıyor olabileceğini düşünüyorum. Bu sırada yamulmuş kafamla Quasimodo gibi merdivenlerden çıkıyorum ben. Sora sora, kapanacak arkadaşım, sıra alamazsın laflarına falan aldırmadan Tapu Sicil Müdürlüğü’ne dalıyor, bankonun arkasındaki kadının karşısına dikiliyorum.
“Merhaba,” dedikten sonra, “bengeyim” lafını hafif yuvarlayarak, “Bazı yerleri üstüme geçirmek istiyorum,” diye ilave ediyorum.
Elini ağzına koyup bir pıff, salarak gülüyor kadın. Arkasındaki iki herif de alaycı bir suratla bana doğru dönünce hemen bozuluveriyorum. Tam Ak Sakal’a ana avrat düz gidecekken ekran bu sefer üçe bölünüveriyor.
“Çok yuvarladın kelimeyi be oğlum, etkili olmadı,” diyor o yamuk bir gülüşle. “Biraz daha bastır üstüne.”
“Hay ben senin,” diye bir küfür sallıyorum. O sırada karşımda sadece kendisinin durduğunu zannettiği için bozuluyor tabii kadın. Herifler de ayağa dikilmek için davranıveriyorlar hemen. Solumdaki ekranda taksiciye acele etmesi için bağırıyor Dr Sayko. Ve bununla yetinmeyip çekiştiriyor kazağından tutup. Taksici el frenini çekip aşağı iniyor. Sayko da öyle. Onlar tekme tokat birbirine girişirken ben mal gibi ne yapacağımı düşünüyorum.
“Ne diyon lan sen yavşak,” diyor karşıma dikilen herif.
“Bengeyim,” diye gayet net bir şekilde bağırıyorum. Üçü de bana bakıyor dikkatle. “Beyoğlu’ndaki bazı binaları üstüme geçirmek istiyorum.”
Birden değişiyor suratları. Diğer ekranda Dr Sayko kaçar, taksici peşinden kovalarken kadın bana “Tabi ki Çağan bey, ama sizi biraz bekletmemiz gerekecek,” diyor. Hemen saatime bakıyorum. “Ne kadar bir süre? Çok acelem var benim.”
“Efendim, Dr Sayko beyle senkronize çalışmanızı beklemek zorundayız.”
“Hay ağzına sıçayım senin Sayko, tam da kavga edecek zamanı buldun,” derken kadın ve iki herif görev yerlerine dönüyor. Ben de banka oturuyorum. İçeriye ikide bir başlar uzanıp, “Çıkmıyor musunuz?” diyor ama benimle ilgilenen görevliler ısrarla daha çalışacaklarını söylüyorlar. Ben bir film şeridi gibi akan Dr Sayko belgeselini izliyorum solumdaki ekrandan. Sonunda Askerlik Şubesi’ne varıp kapıdaki askerlere tükürükler saçarak haykırıyor. Hemencecik koluna girip bahçeden, koridorlardan geçirip merdivenlerde sürükleyerek yukarıya çıkarıyorlar onu. Sağına, yani bana bakıp gevrek gevrek gülerken göz kırpıyor. Ben de baş parmağımı kaldırarak sevincine katıldığımı belirtirken kadın çağırıyor o anda. “Tamam Çağan bey, müdür beyin odasına geçelim. Arkadaşlarımız da gerekli dosyaları getirsin. Nereleri üstünüze geçirecektiniz?”
“Eee,” diyorum yerimden heyecan içinde kalkıp ona doğru yürürken. “Mısır apartmanı mesela. Narmanlı Han. Burası. Belediye binası yani. Tünel. Yapı Kredi’nin olduğu binayı da istiyorum. Haaa, bi de Louvre apartmanı. Neyse bu kadar yeter herhalde. Yok yok, durun bi dakka. Şeyi de alayım yahu. Kilise var ya girişte. Hah, onu. Bütün o dönercilerin tapularını da geçiriverin üstüme size zahmet. Bi de Marmara Oteli’ni. Neyse, bu kadar yeter herhalde.”
Ben tüm bunları sayıp dururken onlar büyülenmişçesine kafalarını sallayıp duruyorlar. Lafım biter bitmez de kıçına neft yağı sürülmüş atlar gibi arşive koşturuyorlar.
“Buyurun Çağan bey, biz müdürün yanına geçelim,” diyor kadın.
Onu, “Tabii, ne demek,” diye cevaplarken sevinçten donuma işememek için zor tutuyorum kendimi. Ekranda belirip baş parmağını aynen benim gibi yaparak “İyi gidiyor iyi, kaptın işi,” diyor Ak Sakal. Diğer yanda yüzbaşının önünde dikilip “Bengeyim,” diye bağırıyor Dr Sayko. Sesi geliyor artık. “Terhisimi hemen vermenizi istiyorum!”
“Tabii Serkan bey, ne demek, buyurun, komutanın odasına geçelim,” diyor yüzbaşı, yanlarındaki erler korku içinde zangırdarken.
Kapıyı çalıyor, yanımdaki kadın.
“Giir,” diyor bir erkek sesi.
Açıp içeri atıyoruz adımlarımızı. Pencerenin önünde arkası dönük, kollarını göğsünün önünde birleştirmiş duruyor müdür.
Sol ekranda yüzbaşıyla Dr Sayko da içeri giriyor. Komutan aynı şekilde pencereden dışarı bakıyor. Eşgüdümdeki müthiş uyum gerçekten hayranlık içinde bırakıyor beni.
“Yaklaşın lütfen,” diyor müdür ve komutan.
Hızla ona doğru yürürken, “Biraz acele edebilir miyiz lütfen, fazla vaktim yok,” diyor, işi sağlama almak için de “Bengeyim,” diye ekliyorum.
“Hadi canım, bundan haberim yoktu işte,” diyerek birden dönüyor. Onu görüyorum. Sakalı falan yok ama bu o. Ak Sakal! Çaaat, diye müthiş bir tokat çakıyor bana. İki kere, belki de üç kere dönüyorum çevremde yere düşmeden önce. Diğer ekranda benimle aynı kaderi paylaşan Dr Sayko da yerlerde sürünürken salyalarının zemine akışını engelleyemiyor. Bayılacak gibi olurken her şeyin çok saçma olduğunu düşünüyorum. Yaklaşıyor adımlar. Tepemde duruyorlar. “Amcacım, noolu…” diye soracakken birden kösele topuk ense köküme iniveriyor. Acıyla haykırırken bayılıyor ve aynı anda da açıveriyorum gözümü. Dr Sayko da öyle. Birbirimize bakarken o kasılmış, buruşmuş korkak ifade hâlâ yüzümüzde asılı duruyor.
“Nasıl, size bahşedilen güçten memnun kaldınız mı?” diyor bir ses ve hemen o tarafa dönüyoruz.
Rakısından koca bir yudumu midesine gönderen Ak Sakal karşımızda pişkin pişkin gülerek bize bakıyor.
“Hani söz vermiştin be, topsun sen o zaman!” diyor Dr Sayko elini yine simit yaparak.
“Belki de öyleyimdir oğul,” diyor Ak Sakal. “Neden olmasın, he he he! Belki de öyleyimdir…”
“Bu yaptığın çok ayıp!” diye bağırıyorum ben de. “Ne gerek vardı böyle bir oyuna, ha? Şurada edebimizle oturuyorduk…”
“Edebinizle oturuyordunuz ha!” diyor o hımlayarak. “Gerçekten de hiç ders almıyorsunuz be yahu! Sizi uyardım, evet, uyarmadım mı?”
“Ne konuda?”
“Bir şans vermek için gelmiştim buraya. Zamansal döngüde çatlaklar oluşturduğunuz rapor edilmişti. Sizi cezalandıracaklardı.”
“Askerden yırtmak istediğim için mi?”
“Bir sürü yavşağın değil de benim olsa ne olacak be o binalar, ne farkı var?”
Bizi takmadan devam ediyor o: “Ama ben sizi yine de savundum. Hata yaptılar ama anlayacaklardır, dedim. İnsanların hayatlarını duyarsızca mahvettiklerinin tabii ki bilincindedirler, sadece zamanı geri döndürme güçleri olmadığı için çaresiz kalıyorlardır, dedim. Rüyalarında iyi davranış sergiliyorlar, efendi çocuklar aslında, ama yaşamla baş edemiyorlar, dedim…”
“Sen kafayı yemişsin,” diyor Dr Sayko. “Hadi birader, gidelim başka bir yerde içelim,” diye işaret ediyor bana sonra.
“Hâlâ anlamıyor musunuz?” diyor Ak Sakal. “Tek bir şansınız var. Görüntüleri yok ettim. Hala gücünüzü kullanabilirsiniz. Vicdanınızın sesini dinleyin, düzeltin hatalarınızı.”
“Hadi abicim,” diyor Dr Sayko.
Ben durumun vehametini anlamış, bir daha ne tokat ne de dayak yemek istemediğim için var gücümle düşünüyorum. Nerede ne hata yapmış olabiliriz? “Otur oğlum, otur,” diyorum Dr Sayko’ya.
“Niye oturuyoruz yahu?” diyor o. “Herif günümüzü piç etti, ağzımıza sıçtı, suratımıza tokat da attı, bi de biz hatalıymışız. Yaşlı diye elimizi de kaldıramıyoruz anasını satayım…”
“Oğlum,” diyorum kulağına eğilerek. “Adamın güçleri var, alttan alalım, yoksa büyük mariz yiyicez. Bak, birileri cezalandırılmamızı istiyormuş. Akıllı olsana lan biraz.”
Oturuyor kafasını boyun eğmez bir tavırla sallayarak.
Bir süre bakınıyoruz öylece. Dr Sayko konusunda pek emin değilim ama ben cidden düşünüyorum nerede ne hata yaptığımızı. Ak Sakal “İyi düşünün, çok basit” diye hipnozsu kelimelerle bizi motive etmeye çalışıyor. Çocukluğuma gidiyorum birden. Yukarıda, balkondan bir herifin kafasına taş attığım o an geliyor aklıma. Yere düştüğü, üstünden arabanın geçtiği ama yine de ayağa kalkıp üstünü başını temizleyerek silkinip yürüdüğü o an. Sonra otobüste bir kadının götünü elleyip suçu yanımdaki yaşlıya attığım o hatıra. “Ben ibneyim be salak! Niye elleyeyim senin o koca götünü,” diye bağırışı yaşlı herifin. Arkadaşımı gece yarısı korkutup kekeme bıraktığım o şey…
“Gayret etmeniz hoş,” diyor Ak Sakal. “İpucu ister misiniz?”
“Yooo,” diyoruz ikimiz de ama o devam ediyor. “Bugün yaşananları şöyle bir aklınızdan geçirin mesela.”
“Yok artık,” diyor Dr Sayko. “Adamın başına bardak atmamdan mı bahsediyorsun? Yuh be. Karga ibnelik yapmasa niye savurayım bardağı? Esas suçlu o yavşak...”
“Benim, o turist kızın vücuduna girmemden bahsediyorsan daha da saçma,” diyorum. “Sevgilisi salakça kıskançlık etmese biraz gülecektik hepi topu…”
“Oğullar, oğullar,” diye tekrarlıyor o sıkıntılı bir nefes salarak. “Burada çok sıradan, neşeli, doğru dürüst bir gün yaşanacakken, sizin sadece sıkılıyorsunuz diye her şeyi berbat etmenizden bahsediyoruz. Yaşamı zorladınız. İki kişi ve bir at öldü. Üç turistin ikisi komada, masum bir adam hapsi boyladı.” Dr Sayko’ya dönüyor. “Sen yalan söyledin. Hata yapınca cezanı bizzat çekmeliydin, suçu başkasının üstüne attın.” Bana çeviriyor bakışlarını. “Sen bir başkasının bedenine geçip, hayatın akışını değiştirdin. Tüm bunların sonuçları da işte önümüzde.”
“Böyle söyleyince sanki suçluymuşuz gibi duruyor ama biz…”
Elini kaldırıp susturuyor Ak Sakal Dr Sayko’yu. “Oğullar, bu kadar muhabbet yeter. Açık açık söylüyorum işte. Sike sike özür dileyeceksiniz, yoksa, neler olacağını tahmin bile edemezsiniz. Size bu kadar diyorum. İma falan ettim anlamadınız. Bir dakikanız var, sonra ben gideceğim, sizinle başkaları ilgilenecek. Size benim gibi sempatiyle bakmayan başkaları…”
“Eh, o zaman gerçekten fazla da üstüne düşünmeye gerek yok. Suçluyuz, özür dileriz,” diyorum başımı sallayarak.
“Evet,” diyor o. “Devam…”
“Bengeyim, atın, kızın ve o çirkin herifin, geri dönmesini, o acı olayların yaşanmamasını istiyorum.”
“Bengeyim,” diyor Dr Sayko ve susuyor ellerini göğsünde kavuşturarak.
“Eee,” diyor Ak Sakal.
“Hay ağzına sıçayım, illa söylemek zorunda mıyım hepsini!”
“Tabii ki.”
“O bardağı adamın kafasına atmamalıydım, yalan da söylememeliydim. Korku bokuna başkalarının hayatını mahvettiğim için özür dilerim.”
“İşte şimdi oldu,” diyor Ak Sakal. Bu arada bir sürü şey değişiyor çevremizde. Turistler, çirkin herif falan hepsi yerlerine dönüyor birden. Galata Kulesi dimdik uzanıyor gökyüzüne, gitarlı çocuklar yokuştan yukarı çıkıyorlar ağır ağır. At yukarıda kişniyor. “Şimdi siktirin gidin hadi. Beni yalnız bırakın.”
“Sen kalksana yaa, Allaaallaaa!” diyor Dr Sayko sinirle. “Her yer boşken gelip bizim masamıza oturmadın mı sen?”
Ak Sakal müthiş korkunç bir bakışla dönerken, “Hadi hadi, kalkalım,” diyorum. “Gezmek iyi gelecek zaten. Sıktı burası.”
Doğruluyoruz.
“Eee,” diyerek aklıma son olarak gelen şeyi dillendirmeden edemiyorum. “Bengeyim hâlâ geçerli mi? Şeyi şeyedebilir miyiz yani son bir kere…”
“Sizin için geçerli. Sokaklarda bekleyen bir sürü oğlancı varken niye gündemden düşsün ki.”
“Ehm, neyse,” diyip dönüyorum hafif bozum olmuş.
“Hesabı ben öderim,” diyor o arkamdan. “Size kıyak yapmadan gitmeye niyetim yok. O kadar da değil oğullar… He he he!”
“He he he,” diye biz de gevşek gevşek gülüyoruz tabii hemen.
Paramız cebimizde, yeni bir yaşama eski çulsuzluğumuzla başlamanın o boktan hissiyle yokuşu çıkıp Bade’ye doğru ilerlerken Dr Sayko birden kolumdan tutup durduruyor beni.
“Gürültüleri duyuyor musun sen de?” diye soruyor.
“İstiklal’deyiz oğlum,” diyorum ben şaşkın bir bakışla.
“Abicim, dinlesene,” diyor o. “Sorun da bu ya.”
Yankılanıyor sesi. Dinlemeye çalışırken kaşlarım çatılıyor gerçekten. Delice bir kuşku yürüyor yüzüme. Gerçekten de hiç ses yok artık. Yalnızca, ufak tefek gürültüler. Küçücük kıkırdamalar. Bazen aradan fırlayan denetimsiz bir gülüş. Aşağıda bir yerden konuşuyor birden birisi.
“İşte dostum, bok çukuruna düşen bir insanı hamama almayacaklarını bilmeliydik,” Orada, küçücük tahta yükseltinin altında kafası görünüyor herifin. Suflör odacığı bu. Yolun tam da ortasında. Kravatlı, kelini yan saçlarıyla örtmüş, memur tipli gayet ciddi tip beklenti içinde bakıyor yüzüme.
“Hassiktir, bu da ne lan böyle?” diyor Dr Sayko bir adım geri çekilerek.
Tekrarlıyor adam az önce söylediği lafı. Bakıyorum hâlâ gözlerime inanmayı reddederek.
“Söylesenize,” diye fısıldarken neredeyse kıvranıyor adam.
“Kamera şakası falan olmalı bu,” diyor Dr Sayko.
Birden ortadan diklemesine açılıveriyor manzara. Caddenin betonu, müzik dükkanı, binanın kararmış cephesi, gökyüzü cart, diye ikiye ayrılıyor buruşarak. Orada binlerce insan, koltuklarına kurulmuş bizi izliyor artık.
Adam çaresizlik içinde zavallı yüzüyle terlerken benim ağzıma bakmayı sürdürüyor ısrarla. Seyirciler de öyle.
“Ben bu Ak Sakal’ın var ya, taa bi tarafına sokayım,” diyor Dr Sayko.
“Ha ha ha!” diye gülüyor aralardan birisi. Ak Sakal bu. İkinci sırada. Ve alkışlamaya başlıyor ardından. “Bravo,” deyip ıslık da çalıyor. Yanındaki tipler de katılıyor hemen büyük bir hevesle ona. Hulk, Gamlı, Havuk, Hans; hepsi orada. “Yürü be abicim,” diye bağırıyor Gamlı. Büyüyor alkış sesi, çevremizi, yüzbinlerce delirmiş martı kanat çırpıyormuşçasına sarıyor. Bir saattir onları komediden komediye sürüklemişiz gibi neşeyle gülüyor herkes.
Bana bakıyor Dr Sayko. “Naapıcaz abicim, kaçalım mı?”
“Yok,” deyip elini tutuyorum. Çekip sahnenin kenarına sürüklüyorum onu ve ikimiz klas bir şekide eğilip selamlıyoruz seyircileri. Daha da coşuyorlar. Kalkıp bir daha iniyoruz aşağı. Başımız adanmışlıkla aşağı düşerken bir elimiz reverans yaparak yerleri süpürüyor. Yine kalkıyor, yine eğiliyoruz.
“Bence Sitcom gibi yaşamak gerek hayatı,” diyor Dr Sayko. “Hoş bir grafik yaptım mesela, hemen alkış girmeli, sana komik bir şey söyledim, şak, gülmeli binlerce kişi…”
“Bence zaten öyle yaşıyoruz da, algılarımız kapalı olduğu için duymuyoruz bu sesleri,” diyorum ben.
Ayağa kalkıyor seyirciler. Ellerini kanatırcasına birbirlerine vururken iki yuvarlak ışık arayıp buluyor bizi. Orada pişmiş kelle gibi sırıtırken bir daha eğiliyoruz aşağı…
2 Şubat 2010 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
.jpg)
0 yorum:
Yorum Gönder